Temmuz, 2007 için arşiv

Elvis Presley (8 Ocak 1935 – 16 Agustos 1977)

Posted in Müzik on Temmuz 28, 2007 by huysuz
8 Ocak 1935′te Tupelo, Missisippi’de dogdu. Çocuklugu boyunca Pentecostal kilise korosunda sarki söyledi. 1948 yilinda ailesi Memphis’e yerlesti. Blues ve caz müzikle tanismasi ve bu müzik türlerine ilgi duymasi onu sarki söylemeye itti. 1953 yilinda Lise’den mezun oldugunda daha 18 yasindayken müzik firmalarinin kapisini asindirmaya baslamisti. ‘My Happiness’ ve ‘That’s When Your Heartaches Begin’ parçalarini annesine dogum günü armagani olarak yazmisti. Memphis Recording ve Sun Recording’e giderek sesini dinlemelerini istedi. Plak yapimcisi ve müzik sirketi sahibi Sam Phillips Elvis’in ses tonundan ve müzik tarzindan çok etkilendi.

1954 yilinda Gitarda Scotty Moore, bas gitarda Bill Black ile birlikte üçlü ilk stüdyo kayitlarini yaptilar. “That’s All Right” ve “Blue Moon of Kentucky” country, blues tarzinda hareketli rock’n roll parçalariydi. Sun Records’la yaptigi kontrat RCA Record firmasina satilinca yavas yavas kariyer basamaklarini tirmanmaya baslamisti. Bu siralarda çikardiklari 5 single gençlerin ilgisini çekerek müzik listelerinde ilk On’a girmeye baslamisti. Bu 5 single içinde en ilgi çeken parça ise “I Forgot to Remember to Forget” ti ve Country listelerine 1 numaradan girmisti.
1973 yilinda esinden bosanan Elvis Presley, 1977 yilinda Indianapolis’deki son konserinden sonra 16 Agustos 1977 tarihinde öldü. Ölümünden sonra açiklama yapan Doktor Jerry Francisco ölümüne kalp yetmezliginin neden oldugunu söyledi.Tüm dünyada milyonlarca hayrani bulunan Elvis Presley, Rock’n Roll müziginin öncüsü, krali ve babasi olarak anilir.Onlarca filmde oynamistir ve milyonlarca insani eglendirmistir. Kral’in cenaze törenine yüzbinlerce hayrani ve seveni katilirken, o dönemin A.B.D. Baskani Jimmy Carter üzerine resmi bir bassagligi yayinlamis, Elvis Presley’in Graceland’daki evi ise daha sonra müzeye çevrilerek önemli bir turizm mekani haline dönüstürülmüstür.
Kaynak : wikipedia

Madonna Louise Veronica Ciccone Ritchie, (16 Agustos 1958)

Posted in Müzik on Temmuz 28, 2007 by huysuz

ABD’li sarkici, müzisyen, dansçi, aktris, prodüktör, yazar ve moda ikonu’dur. Madonna, Pop Müzigin Kraliçesi olarak bilinmektedir. Yüksek enerjili sahne performanslari ile ünlü olan sanatçi, çalismalarinda; erotik, politik ve dini temalari kullanmasiyla da taninir.

2000 yilinda, 130 milyonluk albüm satisi ile “Tüm zamanlarin en basarili solo kadin sanatçisi” sifatiyla Guinness rekorlar kitabi ([1])’na girmistir. 2005 yilinda, sanatçinin plak sirketi Warner Bros, Madonna’nin albüm satislarinin 200 milyonu geçtigini, ayni yil Rolling Stones dergisi ise Madonna’nin dünya çapinda 250 milyondan fazla albüm sattigini açiklamistir. (IFPI 2005 Raporu]]’na göre; 1982 ile 2005 yillari arasinda 275.000.000′dan fazla yasal kayit satislariyla tüm zamanlarin en çok satanlar siralamasinda dördüncü olarak yer almanin yani sira (ilk üç: Beatles, Elvis Presley, Michael Jackson)

“Tüm zamanlarin en çok satan kadin sanatçisi” unvanina sahiptir.
Kaynak ve devami icin : http://tr.wikipedia.org/wiki/Madonna

Bir Dilim Suç (Layer Cake)

Posted in Sinema on Temmuz 17, 2007 by huysuz


New York Magazine’den Ken Tucker’a gore ‘Layer Cake’, ‘Get Carter’ ve ‘The Long Good Friday’ gibi parlak İngiliz gangster filmlerinin izinden gidiyor ve o denli küstah, vahşi ve zekice.

Daniel Craig, kontrol altındaki panik havasını başarıyla iletiyor. Gerilim, hiciv ve keskin bir mizahın oluşturduğu zengin kıvamlı tabakalar, ‘pasta’yı iyice kabartmış.

Ateşten Kalbe, Akıldan Dumana’ ve ‘Snatch / Kapışma’nın yapımcısı Matthew Vaughn’ın filmi ‘Bir Dilim Suç’ta Daniel Craig, Colm Meaney, Kenneth Cranham, George Harris, Jamie Foreman, Sienna Miller ve Michael Gambon oynuyor.

“Doğarsın, ananı bellerler. Dünyaya açılırsın, ananı bellerler. Tepelere tırmandıkça, ananı belleyen daha az olur. Ne zaman ki kaliteli bir ortama girersin, ananın bellenmesi nasıl bir şeydir unutursun. Kat kat kremalı pasta böyle bir şeydir işte.”

FİLMİN ÖYKÜSÜ
Havalı, şık ve terbiyeli kahramanımız (Daniel Craig) herhangi bir işadamı gibi görünür. Kokain ve ekstaziyi diğer mallardan farksız gördüğünden, hiç ellerini kirletmeden veya adını ön plana çıkarmadan bir servet kazanmıştır. Kötü yollardan kazandığı paraların sefasını sürecek kadar gençken, emekli olmayı tasarlamaktadır.

Birkaç gün içinde bu işlerden temiz bir şekilde elini eteğini çekeceğini hesap etmektedir. Daha doğrusu planı budur. Ama her zamanki gibi, evdeki hesap çarşıya uymaz.Patronu Jimmy Price (Kenneth Cranham) ondan iki iyilik yapmasını ister. Suç dünyasında güçlü bir isim olan Eddie Temple’ın (Michael Gambon) uyuşturucu bağımlısı kızı kaybolmuştur ve Price onun izinin bulunmasını istemektedir. Basit bir iş gibidir …


YAPIM HAKKINDA
‘Bir Dilim Suç’, uluslararası başarı kazanmış ‘Lock, Stock and Two Smoking Barrels / Ateşten Kalbe, Akıldan Dumana’ ve ‘Snatch / Kapışma’nın yapımcısı Matthew Vaughn’un yönettiği ilk film.
Senaryosunu aynı adlı kendi romanından yazar J.J. Connolly’nin uyarladığı filmin yapımcılığını Vaughn’un yanı sıra David Reid ve Adam Bohling üstlenmiş. İdari yapımcı Stephen Marks, görüntü yönetmeni Ben Davis, kurgu Jon Davis, sanat yönetmeni de Kave Quinn.Layer Cake (Kat Kat Pasta), suçluların dünyası olsun olmasın, İngiliz toplumunun farklı katmanlarına yönelik bir mecaz” diyor yönetmen Matthew Vaughn.“Film, uyuşturucuların her yere yayılmış olduğunu, kim olursanız olun, nerede olursanız olun, uyuşturucudan, mal satın almaktan ya da suçlularla haşır neşir olmaktan sadece bir adım ötede olduğunuzu gösteriyor.



Filmin Künyesi
Yönetmen: Matthew Vaughn
Senaryo: J.J. Connolly
Görüntü Yönetmeni: Ben Davis
Kurgu: Jon Harris
Müzik: İlan Eshkeri, Lisa Gerrard
Yapımcı: Adam Bohling, David Reid, Matthew Vaughn
Yapım yılı ve ülkesi: 2004, İngiltere
Tür: Gerilim / Macera
Süre: 105 dk.
Dağıtımcı: Barbar Film

Oyuncular:
Daniel Craig (XXXX)
Tom Hardy (Clarkie)
Jamie Foreman (Dük)
Sally Hawkins (Slasher)
Burn Gorman (Gazza)
Brinley Green (Nobby)
George Harris (Morty)
Tamer Hassan (Terry)
Colm Meaney (Gene)
Marcel Iures (Slavo)
Francis Magee (Paul )
Dimitri Andreas (Angelo)

Aşk Yazım (My Summer of Love)

Posted in Sinema on Temmuz 17, 2007 by huysuz


‘Aşk Yazım’, aşk ve sadakatin imkansız olduğu bir dünyada, her ikisi için yaşanılan mücadelenin gizemli ve sarsıcı hikayesi. Yapım, 2005 BAFTA Ödülleri’nde En İyi İngiliz Filmi seçildi.

Bir çok ödül kazandığı ‘Last Resort’ filminden sonra, yazar/yönetmen Pawel Pawlikowski, bir sayfiye kasabasında aşk ve din temasına tekrar geri dönüyor. “Aşk Yazım”daki iki kahraman birbirlerinden bu kadar farklı olamazlardı. Fakat birbirlerinden farklılıkları onları gene birbirine çeken ve etkileyen şeydi. Her biri ötekinde olanı istiyor ve her biri ötekini aldatıyor” diyor Pawlikowski.

FİLMİN ÖYKÜSÜBir yaz, iki genç kız (Natalie Press ve Emily Blunt) duygusal ve fiziksel keşifleri ile yepyeni bir dünya ile tanışır. Mona (Natalie Press) hassas dış görünümünün arkasında henüz işlenmemiş bir zekaya sahip, tekdüze yaşamının içinde bir şeyler olmasını arzulayan biridir. Tamsin (Emily Blunt) ise iyi eğitimli, şımarık, havalı ve yaşamla dalga geçen biridir. Tamamıyla birbirlerinin zıttı olan 2 genç kız, ilk tanışmalarında birbirlerine karşı temkinli yaklaşırlar. Fakat zamanla aralarındaki soğukluk karşılıklı etkilenmeye, eğlenceye ve cazibeye dönüşür. Mona heyecanlarını ve arzularını deneyimlemenin keyfini çıkarmaktadır. Geçmişte suç işlemiş abisi Phil’in (Paddy Considine) dine fanatik olarak yönelmesi ve kendisine empoze etmeye çalışması, kızlar için gergin bir ortam yaratır. Her şeye rağmen iki genç kız, birbirlerine öğretecekleri ve deneyimleyecekleri bir çok şeyin olduğunu keşfedeceklerdir. Fakat Tamsin’in “Asla ayrılmamalıyız” sözlerine, Mona gerçekten güven duyabilecek midir? Aşk ve sadakat beraber varolabilir mi?ÖDÜLLER 2005 BAFTA En iyi İngiliz filmi 2005 Directors Guild of Great BritainEn iyi yönetmen2005 Evening Standard British FilmEn iyi senaryo ve en iyi yeni aktris 2005 London Critics CircleEn iyi yeni aktris2004 Edinburgh Film FestivalEn iyi yeni İngiliz filmiADAYLIKLAR VE ÇEŞİTLİ FESTİVALLER 2004 British Independent Film AwardsEn iyi yönetmen dahil 5 dalda 2004 Dinard British Film FestivalEn iyi yönetmen 2004 Toronto Film Festival 2005 Avrupa Film Festival 2005 Linz Film Festival2005 Seattle International Film FestivalFilmin KünyesiYönetmen: Pawel Palikowski Roman: Helen CrossSenaryo: Pawel Pawlikowski ve Michael Wynne Görüntü Yönetmeni: Ryszard LenczewskiKurgu: David CharapMüzik: Alison Goldfrapp, Will Gregory Yapımcı: Tanya Seghatchian, Christopher CollinsOyuncularNathalie Press, Emily Blunt, Paddy Considine, Dean Andrews, Michelle Byrne, Paul Antony-Barber, Lynette Edwards, Kathryn Sumner.

Zindan Adası’ndan mektup var!

Posted in Kitap on Temmuz 17, 2007 by huysuz
‘Zindan Adası’ndan mektup var!
Artemis Yayınları’nın, yabancı yazarları arasına kattığı yeni isimler arasında arasında ‘Mystic River – Gizemli Nehir’den tanınan Dennis Lehane de bulunuyor.

Dennis Lehane, 2001 yılında kaleme aldığı mavi-yaka Boston sokaklarında geçen ‘Mystic River’ (Gizemli Nehir) kitabıyla edebi çevrelerin dikkatini çekti. Şimdiden ulusal ‘çok-satan’ başarısını elde eden (ve PEN/Winship Ödülleri’nde finale kalan) ‘Gizemli Nehir’, Clint Eastwood’un yıldız oyuncularla çektiği filmle de hayat bulmuştu. Yazar, bu kez ‘Zindan Adası’ isimli romanı ile Türk okurla buluşuyor.

Lehane, bu psikolojik macera kitabı boyunca, zihni allak bullak eden beklenmedik olayları art arda diziyor ve okuyucuları romanın sonuna dek sürüncemede bırakıyor.

Dave Weich: Zindan Adası kitabına, Gizemli Nehir’i bitirir bitirmez başladım. Çok çabuk okudum, sayfaları çevirdim, çevirdim, çevirdim…Dennis Lehane: En yeni kitaplarımla ilgili ne hissedeceğimi hiçbir zaman bilmiyorum, kitabı sevip sevmediğime karar verebilmek için bir süre uzak kalmaya ihtiyacım oluyor, ama Zindan Adası romanındaki en güzel şey, tam da yapmak için yola çıktığım şeyi başarmış olmam. Yapmak için yola çıktığım şey geçerli ya da kayda değer olsun veya olmasın, bu yargıya sonradan varılacak.

Dave: Ne için yola çıkmıştınız?Dennis Lehane: Sanırım ben, doğam gereği zıt bir insanım, bu yüzden de Gizemli Nehir, bir tür olmanın aksine, edebiyat olarak görülüp onurlandırıldığında, buna çok da minnettarım, bir yandan havalara uçuyordum çünkü yapmak istediğim şey buydu. Ama zıt yanım ortaya çıktı ve şöyle dedi, “Eğer böyle anladılarsa, bir yerlerde bir hata yapmış olmalıyım.” Böylece de, Shutter Island’ı yazarken gotik geleneğine ama aynı zamanda B tipi filmlere ve ucuz (pulp) romanlara da hürmeten bir kitap yazacağımı ve üzerinde çalıştığım bölümlerin, alt-konunun halihazırda görünür olmayacağını söyledim. Kitap saf bir eğlence düzeyi içinde gidiyor. Eğer geri dönüp başka hangi düzeylerde gittiğini görmek istiyorsanız, harika. İstemiyorsanız, ona da tamam. Plan buydu. Kitabı bitirdiğimde de, bunu becerdiğimi düşündüm. Kafamda, Bronte kardeşler ve Don Siegel’in Invasion of the Body Snatchers kitabının bir kırması bulunuyordu. Dave: Bunu söylemeniz komik çünkü yirmi dakika önce ofiste, Zindan Adası kitabını, Uğultulu Tepeler romanı bağlamında konuşuyor, Zindan Adası mekanlarını bataklıkların münzevi ortamıyla karşılaştırıyorduk. Zindan Adası’nda siz de buna benzer bir şekilde, insanları dünyanın geri kalanında ayrı bir yere koyuyorsunuz ve temelde, her şey olabilir. Lehane: Bu adamları bir adaya koyma, sonra da yirminci yüzyılın bütün geleneklerini ortadan kaldırma arzum vardı. Telgraf yok, radyodan iletişim yok… hiçbir şey yok. Bir kasırgada, adanın tekindesiniz. Boston doksan kilometre uzakta olabilir ama Avustralya’dan bir farkı kalmaz çünkü iletişim kuramıyorsunuz. Gotik kitaplardaki karanlık ve fırtınalı gece fikrinden sonra olan bitenin çoğu buydu. Tüm bağlar ve iletişim yok olmuş, böylece de doğayı denetleme konusundaki yanılsamalar gitmişti. Bu adamlar orada işte, evet rütbeleri var. Onlara iyi şanslar diliyorum. Dave: Gizemli Nehir’den daha ürkütücü. Lehane: Büyük bir kapalı alan korkusu yaratma çabası peşindeydim. Chuck’ın Teddy’ye, “Biliyorsun, şaka bir yana, burada gerginleşmeye başlıyorum,” dediği, kitapta elli sayfa kaplayan bir bölüm var. Ve ben o ânı en az elli sayfa daha sürdürmemeye niyetliydim ama tam yazarken şöyle düşündüm, Neden sürdürmeyeyim ki? Okuyucu akıllı. Okuyucu orada oturmuş şöyle demiyor ki, Umarım yanlış bir şey olmuyordur oğlum. Dedim ki, Bırakalım pedalı, dönsün. Gidelim. Ve kitap o noktadan sonra bir daha hiç durmuyor. Yani, bu ortam kasıtlı yapılmıştı. Mengene sıkışmaya devam ediyor. Kitabın “dört günlük” yapısı… İkinci Gün’ün sonunda avuçlarınız yapış yapış oluyor, ya da yazar olarak, ben öyle istiyorum. Üçüncü gün geldiğinde sıyırmaya başlıyorsunuz. Ben yazarken öyleydim. Teddy gibi rüyalar görmeye başladım, düzenli olarak bunalıma girdim. Tırmandığım bu kitap…Bunu yarı yarıya şaka takılarak söylüyorum ama kitabın son çeyreğini çok hızlı bitirdiğime inanıyorum çünkü iyi bir uyku çekmek istiyordum. Durmaksızın rüyalar görüyordum ve bunlar beni çıldırtıyordu. Kafamda sürekli rüyalar kuruyordum, sonra yatağa girince onları görmeye başlıyordum. Yorucuydu işte.Dave: Gizemli Nehir ondan önce yazdığınız kitaplardan ayrılış noktasıydı. Şimdi, Zindan Adası kitabıyla bir kez daha büyük bir adım attınız. Bu daha büyük bir ‘hodri meydan’ mıydı?Lehane: Farklı bir hodri meydandı. Çok farklı bir yolda ilerliyordu. Gizemli Nehir kitabını, bir başka Gizemli Nehir yazarak takip edemeyeceğimi söylüyordu. Sanatsal açıdan, hiçbir anlamı da yoktu zaten. O zaman niye 360 derece dönüp, her zaman tutkun olduğum bir şeyle, yani gotikle oynamayayım? Bunu yaptım. Dave: Gizemli Nehir kitabının havası vardı biraz… Adeta arka planda Springsteen çalıyor gibi, ondan ismen bahsediyor musunuz hatırlamıyorum ama. Lehane: Bahsediyorum. Ondan daha önce söz ediliyor. İpucu olarak. Sadece şöyle diyerek, “Bunu şimdi dışarı çıkarıyorum.”Dave: Bu bir polis kitabı değil. Polisle ilgili bir olaya karışan insanlarla ilgili bir öykü bu. Lehane: Doğru. Gizemli Nehir’deki polis süreciyle ilgili yerler, burada en az önemli olan şey. Bunu kim yaptı? Kimin umurunda? Yani sonuçta kitap, bu tek bir ölümün, bu kadınla temas kurmuş her bir kişi üzerindeki sonuçlardan her biriyle ilgili. Bir kişinin ölümünün, insanın içini gıcıklaması etmenine sayfalarca yer verilen, karakterlerin öldürülmek için ortaya çıkarıldığı bir 13. Cuma filmi gibi kitapları okumaktan yorulmuştum. Onları üç dakikalığına tanıştıracağız, sonra da onları silip temizleyeceğiz. Gizemli Nehir için demiştim ki: Bir kişi ölecek ve bu herkesin canını yakacak. Acıdan da öte yakacak. Kitabın düğüm bölümünü bu yüzden, sanırım 120-130 sayfa civarında sermedim. Kızın öldüğünü biliyorsunuz. Ama anne ve babanın keskin ıstırabını hissediyorsunuz çünkü kıza ne olduğunu bilmiyorlar. Öldü mü? Ölmedi mi? Nehirde mi? Roman, kızın içinde yaşadığı dünyanın toplumsal dokusuyla ilgili bir kitap halini aldı. Katil-kim meselesi orada ama düşündüğüm son şey o. Gizemli Nehir için her zaman, küçük ölçekte yaşamlarla ilgili destansı bir öykü yazmak istiyordum derim. Bir opera gibi oynanmasını istiyordum. O kitapta olaylara çok erken girdim şüphesiz, özellikle de kızının ölü olduğunu fark eden babayla ilgili sahnede. O sahneyi yazışımı hatırlıyorum, Bu ya işe yarayacak ya da yüzüne gözüne bulaşacaktı, çünkü bu yapabildiğim en yüksek seviyeli operaydı. Mesele insanlardı tabii, karakterler, kader duygusu, trajedi duygusuydu. Roman daha başından trajedi olarak biçilmişti, kim olduğunuzdan kaçmanın trajedisi, ki bu da, kitaptaki herkesin peşinde olan bir şeydi. Dave: Bunun ayrılamaz bir parçası da komşuluktu. Lehane: Bu kavram büyük olasılıkla kitaptaki en büyük karakterdi. Dave: Bütün romanlarınız Boston ve çevresinde geçiyor. Lehane: Bütün romanlarım. İlk beşi Dorchester’da, altıncısı bir yer oluşturmak için bir araya getirdiğim dört mahallenin karışımından meydana gelen Buckingham’da. Zindan Adası Harbor Adaları’nda. Dave: Gizemli Nehir eve yakın olanı, mekan gittikçe en kanlı canlısı gibi görünüyor. Baştaki plan bu muydu? Lehane: Birinci satırdan itibaren. Gizemli Nehir kitabından bir bölümü, bir okuma gününde yüksek sesle okuduğum zaman, sonrasında insanlar yanıma gelip şöyle diyor, “Biliyor musunuz, ne kadar komik olduğunu daha önce hiç fark etmemiştim.” Her şey seste bitiyor. İlk beş kitabım… İçlerinde bir sürü laf yarışı vardı, bir sürü hızlı konuşma. Gizemli Nehir’de bence sadece iki tane çok komik satır var. Ama kitapta konuşan ses bence komik bir ses. Esprili. Barda oturan herifin teki, anlatacak çok büyük bir öyküsü var ve o, bunun büyük bir öykü olduğunun bilincinde. Sizi bağlıyor, iyi vakit geçirtiyor. O ses pop müzikten etkilenerek düzenlenmiş bir sesti. Springsteen hayranıydım. Kitabı yazarken bir sürü Rolling Stones ve Red Hot Chilli Peppers dinledim. Kitapta daimi bir renklilik olsun diye uğraşıyordum çünkü kitabın kendisi o kadar karanlık ve trajikti ki, sizi taşıyan şey sesti. Şöyle diyordu, Tamam bu iç karartıcı bir ağıt değil. Bu, trajik bir olaya açık-yürekli bir bakış. Sanırım bu konuda gerçekten mutluyum. O kitap şimdiye kadar en heyecanlandığım kitap, ama dediğim gibi Zindan Adası için bu kadar heyecanlanamam çünkü onunla ilgili bir duygum yok henüz. Dave: Size bir iki sene içinde tekrar sorarım. Lehane: Bu tür şeylerin oluşu çok komik. Richard Price’la takılıyordum, ki o da yazar olma nedenimdir, özünde benim için bir idole en yakın olan şeydir. Bana dedi ki, “Bir sonraki kitabın neyle ilgili olacak?” Ben de şöyle dedim, “Gotik olacak.” O da dedi ki, “Vay canına, bu harika. Ben de bir hayalet hikayesi yazmayı düşünüyorum.” Ben de içimden düşündüm, Richard Price ve bir hayalet hikayesi yazmak…Kafanızın bir köşesinde her zaman bir şey oluyor. Sonra denemek istiyorsunuz. Benimki Zindan Adası’ydı ve yaptım. Dave: Şu ana kadar yedi kitap yazdınız. Yazarlar arasındaki yerinizi düşünürsek, gizemli kitaplar, polisiye ya da edebiyat dalında, size en yakın çalıştığını gördüğünüz kişi kim?Lehane: Çağdaşlarım arasında herhalde kendimi en çok George Pelecanos’a yakın hissediyorum. Bence ikimizin oldukça yakın arkadaş olması da hata değil. Hemen hemen aynı zamanlarda yazarlığa başladık ve benzer tavırlarımız var. Son iki yılda bu konuda çok şeyler yapıldı ama dürüst olmak gerekirse biz, ya da ben, polisiye romanların toplumsal romanların gittiği yere ulaştığına inanıyorum. Amerika’nın belden aşağısıyla ya da kimsenin bakmak istemediği ikinci Amerika’yla ilgili yazmak istiyorsanız, polisiye romanlara dönüyorsunuz. Gidilecek yer orası. Bu yüzden kesinlikle George derim. Biliyorsunuz bir şey ördek gibi yürüyor ve ördek gibi konuşuyorsa, o bir ördektir. “Sen bir süspans yazarısın” ya da “sen bir polisiye yazarısın” gibi şeylere pek takılmıyorum. Böyle bir derdim yok. Ama kişisel olarak, Zindan Adası beklentisi içinde yazmaya oturduğum zaman, şehir hayatı ve şehir hayatının gerçekleriyle ilgili yazıyorum diye düşünürüm. Ben olay örgüsü kurmakta berbatım, bu yüzden diğer her şeyi içine katmak için bir çeşit yapıya ihtiyacım oluyor. Bana bir polisiye roman verin çünkü kötü bir şey olmak zorunda. Ben bunu yapıyorum ve takip etmem gereken bir yapı, gevşek bir yapı oluşmuş oluyor. Sonra da bununla milyon tane farklı şekilde oynayabilirim. Kendimi şehir hayatı yazan bir romancı, ucuz roman ve edebi kurgunun bir piçi olarak görüyorum. Bir şekilde bütün bunlar beni yaratmak için harmanlanmış. Dave: Öğretmelik yapıyor musunuz hâlâ? Lehane: Yapıyorum. Bir şeyler öğretmeyi seviyorum. Dave: Söz ettiğiniz yazarları öğretiyor musunuz? Lehane: Ben yaratıcı yazma dersi veriyorum. O kadar fazla edebiyat dersim yok. Bir kere polisiye kurgu dersi vermiştim ve korkunçtu. Bir sürü kişinin bilmediği bir avuç kitap seçmişim. Daha doğrusu, polisiye roman okuyanların bildiği ama öğrencilerin hiçbir fikrinin olmadığı yazarlar, James Crumley mesela. Ama daha çok yaratıcı yazma dersi veriyorum ve insanlar dersime geldiğinde söylediğim şeylerden biri de şu, “Kim olduğumu biliyorsanız ve buraya bir macera-korku romanı ya da bir çok-satan nasıl yazılır diye öğrenmeye geliyorsanız, şimdi çıkın çünkü bunu öğretmiyorum. Bunun nasıl yapıldığını bilmiyorum. Ben dilin derinliği, karakterin derinliği, Aristo mantığı üzerine konuşacağım… Burada dikilip ‘şöyle yapın, böyle yapın’ demeyeceğim…”Ne zaman, nasıl çok-satan yazılır üzerine yazılmış bir kitap görsem şunu sormak istiyorum, “Neden ‘nasıl senaryo yazılır demiyorsunuz’?” Öğrencilerime daha ilk başta söylüyorum, eğer dilin derinliği diye bir şey yoksa, eğer yazınıza bir çeşit müzik katmazsanız, eğer bu masaya koyabileceğiniz bir şey değilse, o zaman lütfen gidip başka bir şey yapın çünkü edebiyatı diğer sanat dallarından ayıran tek şey bunlar. Hepsi bu. Elimizde kalanın hepsi bu. Hollywood, araba yarışlarında, patlamalarda ve acıklı sahnelerde bizi yenebilir. Elimizdeki tek şey dil ve karakter derinliği, öne sürmek yerine, size bir hayat yaşatabilme yeteneği.Ama ben öğretmeyi seviyorum. İki zayıf yanım var: modern edebiyat, özellikle savaş sonrası edebiyatı ve Shakespeare. Master yapabilmek için okumam gereken her şeyi okudum ama beni büyüleyen her zaman Amerikan ya da İngiliz savaş sonrası edebiyatı yazarları olmuştur. Bu yüzden bana ne okuyorum diye sorsanız, size onda dokuz modern bir yazar adı veririm: Cormac McCarthy, Martin Amis, Toni Morrison, Marguerite Duras. Dave: Son iki kitabınız da filme çekilecek. Gizemli Nehir çekildi bile. Bu film hakkında ne düşünüyorsunuz? Lehane: Dinamit gibi bir film olduğunu düşünüyorum ve ne olursa olsun, o filmde duyduğum her yazardan daha iyi bir muamele gördüm. Clint Eastwood başında beni işe soktu. Beni sürekli bilgilendirdi ve fikrimi aldı. Brian Helgeland romana şaşırtıcı biçimde sadık bir senaryo yazdı. Tüm zamanların en iyi oyuncu kadrosuna sahiplerdi. Tek isteyebileceğiniz kitabın ruhunu anlamaya çalışmaları ve size saygı göstermeleri, ben ikisini de aldım. Dave: Kitabın basılmasından kısa süre sonra öyküyü bir filmde görmek tuhaf bir şey olmalı. Artık sizin öykünüz olmaktan çıkıyor. Lehane: Hayır, artık benim öyküm değil. Onlar sizin satırlarınız ama değil. Sizin dünyanız ama gerçekte sizin değil. Onlar sizin karakterleriniz ama pek öyle sayılmazlar. Her şey yoruma bağlı. Bu iş kesinlikle bazı düzenlemeler gerektirdi ama bundan dolayı mutluyum.Dave: Kenzie ve Genaro dizisinden iki kitap çıkardınız, onlara geri döneceğinizi düşünüyor musunuz? Lehane: Eğer kapımı çalarlarsa, onları kollarım açık karşılarım çünkü ilk evimi onlar satın aldı. Bu doğru ve bu kitapların dünyaya yayılması ve tuhaf bir şekilde, beni aşmaları beni çok duygulandırdı. Benim asla başaramayacağım bir şekilde yayıldılar. Bu yüzden onları geri getirmek isterim, ama dediğim gibi, onlar benden istemeden, onlarla ilgili hiçbir şey yazmam. Onları başka bir olay örgüsünün içine sokmam. Ve sahneyi yüksekteyken terk etmeye de inanıyorum. Bence hangi dizi olursa olsun, öykü biter ve siz ipucunun nereden çıkacağını bilemezsiniz. Ama her dizi bir gün eskir. Kapımı çalmadılar. Onları görüyorum ve ne zaman görsem Karayip’te bir otel odasındalar ve bir nedenden ötürü telefon çalıyor. Bir tanesi, “Açma. Arayan o,” diyor. Çünkü onların suyunu çıkarıyorum, o karakterlerin yaşayan özelliklerini onlardan alıyorum -psikolojik olarak, fiziksel ve duygusal olarak. Bence eğer uzakta kalmak istiyorlarsa, kalmayı hak ediyorlar. Ama bir gün gerçekten kapıyı çalarlarsa, doğruca daktilomun başına geçeceğim çünkü bir kereliğine daha onlara geri dönmek isterim.Dave: Uzun süren bir dizinin etkisi konusunda haklısınız, sadece edebiyat için değil, en bariz örnek televizyon dizileri. İnsanlar bu dizilere bağlanıyor. Önemli bir süre boyunca o karakterlerle yaşıyorlar. Fakat bunun yanında sizin okuyucularınız yeni kitabı bekleyecek, sonra sizin üzerinde yıllarca, her gün çalıştığınız karakterleri birkaç günde okuyup tüketecekler. Lehane: Ayrıca, ben de televizyon dizilerinin iyi bir örnek olduğunu düşünüyorum. Acıklı televizyon dizileri için beş yıl kuralı koyuyorum: bana beşinci seneden sonra zirveden düşmeyen acıklı bir televizyon dizisi göstersin biri. Öyküleriniz bitiyor. O zaman ne yapıyorsunuz, karakterleri kişisel durumlara sokuyorsunuz. Beş kitap yazdım ve beşinci kitapta, karakterlerimden birinin, büyük olasılıkla şimdiye kadar yarattığım en büyük karakter Bubba Rogowski’nin beşinci kitapta biraz hoşlaşmaya başladığını fark ettim. Canım böyle yapmak istiyordu. İnsanların onu sevdiğini ve onun hakkında biraz daha fazla şey bilmek isteyeceğini biliyordum. Ona dönüp baktım ve sadece devam ettim, Tam da asla yapmam dediğim gibi oldu. Beşinci kitapta sadece birkaç ipucu veriyorum; tümüyle değil ama yine de var. Dizi filmlere karşı düşüncelerim karakterler için de geçerli. Son bir kereliğine gelmek istiyorlarsa ve eğer kitap da doğruysa, ben varım. Ama sadece uzak kalmak istiyorlarsa, buna da varım. Dave: Müzik, kitaplar ve televizyondan söz ettiniz. Son zamanlarda en çok ilginizi çeken şey ne? Bir film? Ya da herhangi bir şey? Lehane: En tuhaf şey. Herkes benim evde oturup Yedi filmini ya da onun gibi bir filmi tekrar tekrar seyrettiğimi düşünüyor ama benim en sevdiğim filmler genelde “dram” denen türdekiler. En sevdiğim sinema filmi Bull Durham. Yirmi beş kere falan izledim, bence gelmiş geçmiş en iyi senaryo. Bir de Breaking Away’i severim. Ve Paul Newman’ın Nobody’s Fool filmini. Hugh Grant’in Bir Erkek Hakkında filmini de sevmiştim. Ben daha çok, küçük… dramları seviyorum. Müzik mi? Şu Solomon Burke albümünü (Don’t Give Up On Me) gerçekten sevdim ama geçen sene en beğendiğim albüm Coldplay’in A Rush of Blood to the Head albümüydü. Televizyon konusunda da kayboldum. Artık beni heyecanlandıran hiçbir şey yok. En son ne zaman bir televizyon gösterisi izledim, hatırlamıyorum bile. Dave: Bu günlerde Boston nasıl? Lehane: Çok güzel.Dave: Motivasyonunuzu sağlayan şey ne? Lehane: Bir yazar için en yüksek amaç, bence çoğu da bunu itiraf edecektir ya da iyi olmak isteyenler edecektir, öldükten sonra da okunmak. Bu da akıldışı bir amaç çünkü bilemeyeceksiniz. Ölmüş olacaksınız. Ama sorun da bu: öldükten sonra da baskınızın çıkması. Bence en iyi kitaplarım sessiz ve derinden ilerleyecek. İki, üç, dört yıl sonra tekrar ele alınıp okunacaklar. Yazma nedenim bu. Duyabileceğiniz en büyük iltifat, “Kitabınızı yeniden okudum,” sözüdür. Yanınıza biri geliyor ve elindeki kitabın altı çizilmiş. Çünkü ben bir şey okurken bunu yaparım. Birdenbire bir satırı işaretlemem gerekir ki tekrar bulabileyim. Bu da, ödül, para ya da filmden daha iyi. Alıntı: www.powells.comRöportajı yapan: Dave WeichTarih: 28 Mayıs 2003Çeviren: Bige Turan

Banyo

Posted in Sinema on Temmuz 17, 2007 by huysuz

Evin en mahrem köşesi olan banyo, meraklı gözler tarafından izlenmeye başlanırsa neler olur? Ya da insanın en özel zamanlarının geçtiği bu mekandaki sırların ikinci bir kişi tarafından farkedilmesi nelere sebep olabilir?

Mustafa Altıoklar’ın son filmi ‘Banyo’, üç ayrı banyoda birbirleriyle ilişkileri, ihanetleri ve hesaplaşmaları çakışan üç ayrı çift arasındaki trajikomik, duygu ve ego savaşlarını mizahi bir yaklaşımla işliyor. Aynı isimli bir tiyatro oyunundan uyarlanan film, ilişkilerdeki çıkmazları, gel gitleri ve insanın en gizli hislerini yine onun kadar gizli kaldığı zannedilen bir mekandan taşarak sınırları aşıyor, erotizmle komediyi birleştirmeye çalışıyor.
‘Banyo’da üç ayrı çiftin yaşadıkları gözler önüne serilirken, kadın-erkek arasındaki anlaşılmaz savaşlar, ihanetlerin gizli kalmışlıkları, ses etmeden büyüyen bencillikler, erotizmle süslenmiş acılar başka bir pencereden, bir banyonun penceresinden çıkıp kameralara yansıyor


Yorucu büyük aşklar, karmaşık ilişkiler, bahanesiz ihanetler, psikolojik sadakatsizlikler, isimsiz ego savaşları, ölümcül güvensizlikler, erotik acılar, şehvetli ayrılıklar, seksi yıkımlar, tensel uçurumlar. Bir banyoda bunların hepsi yaşanabilir.Erotik-komedi filmi ‘Banyo’, kadın-erkek ilişkilerini bir banyonun kapı aralığından gözetleyerek ilişkiler ve ihanetler üzerindeki mahremiyetler buğusuna mizahi bir sünger çekiyor.Altıoklar’ın Gül Abuz Semerci’nin aynı adlı tiyatro oyunundan sinemaya uyarladığı ‘Banyo’nun başrollerinde Selçuk Yöntem, Demet Evgar, Janset Paçal, Burak Sergen, Sermiyan Midyat, Seray Sever ve Arda Kural kamera karşısına geçmiş. Filmin KünyesiYönetmen: Mustafa AltıoklarÖykü: Gül Abuz Semerci Senaryo: Mustafa AltıoklarGörüntü Yönetmeni: Mirsad HeroviçKurgu: Gürol Filiz, Erhan Acar Jr.Müzik: Gökhan KırdarYapımcılar: Mehmet Altıoklar, Şahin Alparslan, Emine AltıoklarTür: Erotik Komedi Yapım: 2005, TürkiyeSüre: 90 dak.Dağıtımcı: UIPOyuncular:Selçuk Yöntem, Seray Sever, Demet Evgar, Janset Paçal, Burak Sergen, Sermiyan Midyat, Arda KuralWeb Sitesi: http://www.banyofilm.com

Karanlıklar Çaldı Kapımı…

Posted in Edebiyat on Temmuz 8, 2007 by huysuz

Mum ışığında gölgeler çarpıyor duvara,duvarda değil içimde delikler açıyor.Deliklerden soğuk sıvılar damlıyor zemine ve herdamlada beynimde yer eden ıslak sesler oluşturuyor…Beynim odanın sessizliğinden, gölgelerin çığlığından uyuşmuş karanlık köşemde yanlız oturuyorum…. Gözyaşlarımın sessiz isyanları ile ıslanıyor göz kapaklarım ve herdamlada birazdaha ağırlaşıyor yaşamak.Saatin tiktak larımı daha çok yoksa kendimdenmi nefret ediyorum!!Düşünmüyorum, düşünmek istemiyorum artık, yanlızlığın getirdiği çaresizlikten, kendimle konuşmaktan, kendi sesimden, düşlerimden korkuyorum…. Saatin tiktakları kulak kesiliyor birden evet çıt yok karanlık odamda sadece kalbimin düzensiz gümbürtüleri ve kapınn önüne doğtu gelen ayak sesleri, Hayır, Hayır yine yalan söyledim , kendime bile yalanlardan bir dünya kurup kendim ve kendim tekrar kendime yalan söylüyorum..Acaba..Yalan dilmiydi kapınan önünegelen ve duran ayak sesleri?Bilmem, emin değilim, kalkıp baksammı? Yo hayır açılan yaralarımdan daha fazla yaşam akıp gitmesin otur yerine!..Peki ya ‘O’ geldiyse ve kapıda beni bekliyorsa, elinde bir mendil göz yaşlarımı silmek için can atıyorsa…..Kendini kandırma gelmiyecek bırakıp gitti artık seni.Sus, Sus, Sus artık sus gitmesinin sebebide sensin zaten hep bu yalanların, mızmızlanmaların, korkuların yüzünden kapadı kapıları…… …… Karanlık odada yanlızlıktan bunalmış gölgelerden korkarak geçirdiğim her dakikada düşlerimle konuşmaya başladım.Acaba gerçekten kapıda birileri varmı yoksa yine kendi yalanlarım kendimemi gülüyor? Güç kalmamış ayaklarımın üstüne kalktığımda hücüm eden kanların etkisiyle binlerce karıncayla boğuşarak yürüdüm kapıya…Tüm umutsuzluğumla, korkularımla, beklentilerim ve hazlarımla uzandım kapı koluna.Kendi yalanlarımı umutlarımla öldürerek açtım kapıyı…Ve karşımda derin gölgelerin arasında bir kıpırtı bekledim.Ama yoktu, YOKTUN..Yine karanlıklar arasındaki yanlız kendime döndüm.. Mum ışığındaki odamda herşey değişmişti artık….. Anladımki artık kapımı benden başka çalan, açan olmayacak anladımki artık ben yanlızım, gölgeler ve ben, gözyaşları ve ben, karanlık ve ben, yanlız ben………..

İçimden dışarı atmak istediğim korkularım var.

Posted in Edebiyat on Temmuz 8, 2007 by huysuz

İçimden dışarı atmak istediğim korkularım var. O kadar karanlık bir gün ki bugün, yağmur o kadar soğuk ki,içim ıslanıyor İçimde öyle bir acı var ki yüzüm gülmüyor. Anlatamıyorum; anlatmak istiyorum gidiyor bir tükenmezkalem alıyorum, her adımda ben tükeniyorum. Alıyorum kalemimi yazıyorum, tükettiklerimi yazıyor, yazıyor, yazıyorum..Yine anlatamıyorum. Hayatta hep kazandıklarımızla anılırız. Tükettiklerimizi; içimizde bir volkan patlaması gibi, alevden sonra kalan küller gibi havada asılı kalan sesler gibi kaybolmadan anı olarak taşıyoruz, her geçen gün yenisini ekleyerek ağırlaştırıyoruz, sonunda dizlerimizde güç kalmayınca uzanıyoruz toprağa. O kadar ağırlığı toprak bile taşıyamadan alıyor içine bizi ve o an bile kazandıklarımızla anılmaya devam ediyoruz.. Ve ben; bağırmak istiyorum… toprak boğuyor sesimi ama ne olur siz duyun beni. Gözlerinizi kapatın biran, tükettiklerinizi düşünürken neler kaybettiğinize bakın. İnsanların hakkınızda söylediği başarılarınızı düşünün yada siktir edin her şeyi aşkınızı düşünün; Saf, temiz, nefretsiz, bitmeyecek aşkınızı. Yakalamayı başardığınız en büyük güzellik budur.Bunun ödülü sıcak bir eldir en zor anınızda, bunun ödülü paylaşmaktır mutluluğu, bunun ödülü o toprağa yalnız girmemektir! Anlıyorum sonunda anlatamadıklarımı; Hava karanlık değildi içim karanlıktı benim, soğuk olan kalbimdi ve tükettiğim tek şey kendim idim. Azar azar toprağa yakınlaşıyordum ta ki içimi ısıtan, beni ben yapan kara toprakta bile yanımda olacak olan eli tutana kadar.

Ölüm korkusu heyecanlandırır beni….

Posted in Edebiyat on Temmuz 8, 2007 by huysuz

Ölüm korkusu heyecanlandırır beni, ölümü hissetmek üşütür; hissediyor musunuz? Havada ölüm kokusu var, kan tadı var! Nasıl olurda böyle güneşli bir gün bu kadar soğuk olur? Durmak bilmeden çalan telefonum var ve şimdi her an ya çalmayacak yada acı içinde çalacak korkusu var içimde! Bugün karamsar, ben değilim; vücudumdaki titreme, sebepsiz susmalarım, her kelimeyle ağlayacakmış gibi olmam sadece bugünün hatası. Yaprakların yeşilleri parlamıyor, güller gülmüyor bugün, bugün bir cenaze var! Kahvemden aldığım her yudumda,sigaramdaki her nefesimde hissediyorum sokaklar her zamankinden kalabalık fakat inanılamayacak kadar sessiz! Kahvem acı geliyor bugün, sigaramın dumanı inadına gözüme giriyor, anlamsız bir korku kımıldayamayacak kadar bitkin hissediyorum. Korkunun getirdiği adrenalin nerede? Bugün bütün güzellikleri saklamak için yapılmış; heyecan yok, renklerde canlılık yok, sokaklarda yaşam belirtisi yok! Göremiyorum ama biliyorum; birileri öldü, ölüyor, ölecek.Yaşam devam ediyor, edecek, öldük, öleceğiz!Çalan müziği duyuyor musun? Bu kadar titrek olmamıştı hiç vokal ve gitar hiç ağlamamıştı bu kadar. Kimin için bu ağıt, kimler için? Bugün yazı yazmak istemiyorum, konuşmak istemiyorum, zaten konuşamıyorum, nefes alamıyorum ki. Kalbim atmıyor sanki, eklemlerim ağrıyor, vücudum bana itaat etmiyor, botlarım ağır geliyor adım atamıyorum, bugün canım acıyor, en çok canımı acıtansa yaşam belirtisini hissedememek! Yalnızım sanki dünyada! Herkes tiyatroda ve oyuncu yalnız benim, yapayalnız ben! Orada olduklarını biliyorum, izliyorlar beni biliyorum ama hiç birini göremiyorum; Kilitlendim, kımıldayamıyorum, üşüyorum, sadece ağlayabiliyorum, konuşmak, bunları anlatmak istiyorum; kimse cevap vermiyor.Her kelimem havada asılı kalıyor! Görüyorum kelimeleri havada dönüp duruyor anlamsız cümleler oluşturuyor, panikliyorum bağırmaya çalışıyorum ‘Kaçın! Kurtulun! diyorum ama kime, gerçekten orada kimse var mı? Dinleyen, gören var mı? Yoksa, yoksa gerçekten hepsi birer ceset mi? Güneş niye aydınlatmıyor bugün? Görmeliyim, bilmeliyim hissettiğim ölüm gerçek mi, yoksa paranoyak bir insanın, kendi içindeki yaşamına mı bakıyorum şuan? Hayır biliyorum; bir ölü var baktığım her yerde görebiliyorum, renkler, kokular hepsi buna işaret ediyor; siz de hissedebiliyor musunuz? Orada mısınız? Niye konuşmuyorsunuz?