Bulutlu Hafta Sonu

Posted in Edebiyat on Kasım 5, 2007 by huysuz
Sabah erken saatte yola çıktık bastık gaza ilk önce tabiki kahvaltı bulduğumuz ikinci pastane güzele benzer o halde dayanalım dedik pogaça, börek ve çaya. Millet cins cins bize bakıyor saat daha 8 olmamış Pazar sabahı 4kişi , 8kişilik yiyecek aldı ve gidiyor..

 

Yolumuz uzun, Bolu 208 Km yazısını görünce yediğimiz poğaçanında ağarlığıyla bir rehavet çöküyor ki üstüme görmeniz lazım ufacık arka koltukta nasıl böyle uyunur bana sormak lazım, gözümü açtığımda dağların sisi neredeyse arabaya ulaşmış durumdaydı bu manzara karşısında tabiki daha fazla uyuyamadım ve sarıldım fotoğraf makinasına ;

 

İlerledikçe artan sis den göz gözü göremez oldu, önceleri bu doğa şaheserlerine hayretler içinde bakarken su akıtan ağzım şimdi ise siste yol almanın zorluğuyla açık kalmıştı. Zaman zaman önümüzdeki kamyonu bile 2metre kalana kadar göremez olmuştuk hızımız iyice azaltarak biraz heyecan ve biraz korkuyla devam ettik yolumuza ve nihayet sisten kurtulup açık alana çıktığımızda hepimiz derin bir nefes alabildik.

Abant gölüne 24km uzaklıkta ABANANT adında bir alabalık restourant’ının önündeyiz. Menüden ister alabalık ister sucuk ekmek yiyebilirsiniz. Kahvaltının kalan kısmınıda sucuk ekmekle yaptıktan sonra tekrar yola dökülmek ve sonunda Abant gölüne ulaştık.

 

 


Önce arabayla gölün etrafını dolanarak çevreyi keşfettikten sonra, arabadan inerek uzun bir yürüyüşe geçtik, sisler arasındaki köprüyü ağır adamlarla çevremizi izleyerek geçtikten sonra yola çıkmış olduk şimdi önümüzde dolanbaclı uzun bir yol var bazen sis bazen yağmur damlalarıyla aldığımız yolun sonunda büyük bir açıklık ve sis olmayan tek yere ulaştık, burada çeşitli yiyecekler, isteyene at yada faytonla gezi yapabilme imkanı ve tabiki gittiğiniz mevsime bağlı olarak piknik alanı bulunmakta.

 

Fiyatlar oldukca uygun ama etrafdaki herkesden fiyat almadan ilk kişiye tav olmayın fiyatlar değişiklik göstermekte. Kısa bir at gezisi ve para üstü bekleme olayı yaşandıkdan sonra iliklerimize kadar donmuş bir şekilde yürümeye devam ettik. Yürüdük, yürüdük ve yürüdükden sonra ayaklarımızda ağrı, vucudumuzda sis ve yağmurun ağırlığı hafif bir üşüme ve son olarakda yorgunluk.

Yürüyüşün bitmesine yaklaşık 2km kala bir mızıkcı sayesinde büyük otelin kapısı önünde araba beklemeye başladık, arabamızda geldikden sonra ilk iş üzerimizdeki ıslak elbiselerden kurtulmak ve ısınmak oldu. Sonra geri dönüş yolu tabiki yol üzerinde derme-çatma görünen bir köy restorantında güzel bir et yemek olmalı. Dönüş yolu yine tabiki sisler altında aradığımız restourant’ı geçmemek için ağır ağır alınan yol. Sonunda Varan dinlenme tesislerine 1km kala göründü Bolu Dağı Et Lokantası.
Lokanta sahibi amcamıza sen etleri yapmaya başla biz dur deriz dedikden sonra hemen kızarmış ekmek ve bal-kaymak faslı başladı birde yoğurt siparişi. Buralarda yoğurtu keserek yerler derlerdi inanmazdım bu yoğurdu yemek için kesmek lazım gerçekten ve tabiki bal-kaymak gerçekten bu kadar lezzetli olacağı aklıma gelmezdi. Tam bunların bitiminde 4kişilik et geldi ki sormayın gitsin bende anlatmayayımda ağzınız sulanmasın. Enfes….Tabiki bu ilk tabak kömürde kızarmış et bizi kesmedi ve bir tabak daha aynı porsiyondan isteyince lokanta sahibinin şaşkın bakışlarına maruz kaldık.

 

Bol salata, güzel kızarmış et midemize indikten sonra sıra tatlıya geldi, tabiki yine bal-kaymak ve kızarmış ekmek. Bukadar güzel yemeklerin tabiki güzel bir maliyeti olduğunu düşünebilirsiniz, bizde öyle düşünüyorduk ama hesap geldiğinde tam bir dumur, İstanbulda bir lokantada 2kişilik yemek yesek bundan fazla gelirdi hesap.

Karnımız doymuş, mutlu bir şekilde bindik arabamıza ve bastık yine gaza 2saatlik bir yolculuktan sonra yüzümüze kazınmış gülümsemeler ve tatlı bir yorgunlukla girdik evimize.

Evet son söz olarak Abant gölü maceramız, soğuk hava, yağmur ve sis’e rağmen mükemmel bir şekilde noktalandı hatta o kadar mükemmel noktalandı ki sizde bu aylarda gidin Abanta, sonbaharın oluşturduğu yapraklardaki kızıllıkları, çiseleyen yağmuru ve sisi doya doya yaşayın..

Abant Gölü Hakkında
Abant Gölü, Bolu’nun 34 kilometre güney batısında bulunan, çam ve köknar ağaçları ile çevrili, 1200 metre yükseklikte bulunan bir heyelan gölüdür. En derin yeri 45 m’dir. Gölden çıkan ve Abant Alabalığı olarak bilinen balık literatüre Salmo Truta Fario Variyette Abanticus olarak girmiştir. Gölün etrafında oteller ve restoranlar mevcuttur.
Gölün hiçbir akarsu ile beslenmemesi, tamamen kaynak sularıyla oluşması ve sarı ve nadir bulunan beyaz nilüferlerle kaplı oluşuyla bilinen Türkiye milli parklarındandır. Ayrıca yaban geyiği üretim çiftliği de bulunur.

Dış bağlantılar
Abant Rehberi
Abant Oteller Rehberi
Abant Gölü
Abant Konaklama

http://tr.wikipedia.org/wiki/Abant_Gölü“‘dan alındı

Binnur Kaya

Posted in Kimdir? on Ağustos 27, 2007 by huysuz

6065.jpgBinnur Kaya (d. Ankara 1972) Türk tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu.

1995 yılında Bilkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi Tiyatro Bölümü’nü bitirdi. Hemen ardından İstanbul’a yerleşen Kaya, Ankara Sahnesi ve Karatahta isimli çocuk tiyatroları ve Bakırköy Belediye Tiyatrosu’nda çalıştı. İlk televizyon dizisi “Kaynanalar”dır. BKM oyuncu kadrosuna katıldı.

Filmografi

  • Avrupa Yakası 2007
  • Hayatımın Kadınısın 2006 Firdevs
  • Küçük Kıyamet 2006 Filiz
  • Babam ve Oğlum 2005 Hanife
  • Yabancı Damat 2004 – 2007 (Dizi) Nazire
  • Bekarlar 2003 Binnur
  • İnşaat 2003 Ayşe
  • Hadi Uç Bakalım 2003 Düriye
  • Benimle Evlenir Misin? 2001
  • Yeni Hayat Gülistan 2001
  • Abuzer Kadayıf 2000
  • Muhallebicinin Oğlu 2000
  • Güneş Yanıkları 2000 Aylin
  • Baba Evi 1999 Meryem
  • Dış Kapının Mandalları 1998
  • Bir Demet Tiyatro 1997 (Tiyatro)
  • Çarli
  • Kaynanalar

Dış Bağlantılar

Ucuz Roman ( Pulp Fiction )

Posted in Sinema on Ağustos 26, 2007 by huysuz

pulp_fiction_cover.jpg

Ucuz Roman

, Quentin Tarantino tarafından yönetilmiş, Roger Avary ile birlikte senaryosu yazılmış, 1994 yapımı, kült kabul edilen bir filmdir. Ucuz Roman, En İyi Film dahil 7 dalda Oscar’a aday gösterilmiş ve En İyi Orijinal Senaryo Oscarı’nı almıştır. Aynı zamanda 1994 Cannes Film Festivali’nde en iyi film ödülü olan Altın Palmiye Ödülü’nün sahibidir. IMDB tüm zamanların en iyi filmleri sıralamasında 5. sıradadır.
Filmdeki Açıklanmayan Ayrıntılar ve Tarantino Bilmeceleri:

  • Filmde kimi açıklanmayan doğaüstü konular mevcut ve bunlar için birçok senaryo yazılmış filmin fanları tarafından. Herkesin büyük hayranlıkla baktığı çantanın içinde ne olduğu hala daha belli değil. En büyük olasılık Marcellus’un ruhu olduğu yönünde. Bir mitolojiye göre, şeytan ruhunu satın aldığı kişilerin ruhunu ensesinden çekiyor. (dikkat ettiyseniz Marcellus un ensesindeki yara bandının buna işaret olduğu söyleniyor. Çantanın şifresinin de 666 olması bu fikri güçlendiriyor. Ama işi biraz geyiğe vuranlar çantanın içinde Rezervuar Köpekleri’nde çalınan elmasların olduğunu söylüyorlar.
  • Çantanın içinde Wallace’ın ruhunun olduğu tezini doğrulamak için Jules ve Vincent’in Brat’i öldürürken ortaya çıkan ışığın onun ruhu olduğunu ileri sürülmüş. Ancak bu bazılarına göre yanlış bir yorum. Açıklaması: Bu muhteş.m ikilinin aynı odada öldürdüğü diğer iki adamda ve Vincent’in kazara zenciyi vurduğu sahnede böyle bir ışık söz konusu değil. Bahsi geçen o ışık sadece Jules’un ateş ettiğini gösteren kamera açısından Vincent’in de aynı anda ateş ettiğini göstermek için değiştirilen ve sonra hemen tekrar Jules’a dönen görüntülerin arasını doldurmaktan başka bir fonksiyonu olmayan güzel bir sinemasal geçişten başka bir şey değil.

Ayrıca Tarantino bir röportajında bahsi geçen tezi düşünerekten filmi çekmediğini açıkladı. Ama elbette çantada ne olduğunun seyircinin doldurması gereken bir muamma olması amacıyla çantaya ışık koyduğunu kabul etti. Ama bu tezin Tarantino tarafından önceden düşünülmediğini kanıtlayan başka bir olaysa Marcellus’un ensesindeki yara bandının film çekimleri esnasında bir yarayı kapatmak için oyuncu tarafından kullanıldığı ve Tarantino’nun da hoş gözüküyor diye bunu çıkarttırmadığı biliniyor.

  • Kurşunların durması ya da Vincent ve Jules’a değmeden geçmesini şu şekilde açıklıyorlar. Tanrı Vincent ve Jules’a ikinci bir şans veriyor filmde Jules’ın da dediği gibi. Şans vermesinin sebebi ise bu işi bırakmaları isteniyor(Tanrı istiyor).(bunu da yine filmde Jules söylüyor)Bu olaydan çok etkilenen ve inanan Jules işi bırakıyor ama Vincent pek üzerinde durmuyor bu olayın. Filmin ortalarında ise(aslında sonunda) Vincent ölüyor hem de şans eseri. Ama Jules hayatta kalıyor. Bunu da filmin fanatikleri Vincent’ın tanrının sözünü dinlememesiyle bağdaştırıyorlar.
  • Filmde Tarantino’nun gerçekten önceden düşünüp tasarlayıp filme koyduğu son derece zeka kokan birkaç numara:

- Filmin başında Pumpkin garsondan kahve isterken fincanı sol eliyle kaldırırken,son bölümde sağ eliyle kaldırıyor. – Pumpkin ve Honey Bunny soygun yapmaya karar verdikten sonra Honey Bunny elindeki silahı tek eliyle tutuyor,filmin sonunda tekrarındaysa iki eliyle birlikte tuttuğu görülüyor. – Filmi izlerken pek çoğumuzun (dublaj nedeniyle veyahut buna sinemada altyazı yazılmadığı için) farkedemediği bir gelişmede (sıkı durun): aslında Vincent ve Mia’nın Jack Rabbit Slim’s deki dans yarışması ödülünü kazanmamış olmaları. Zira Butch filmde kendi apartına yavaş ve dikkatlice yaklaşırken bir radyo yayınının kısık sesi duyulur. Ve duyulan yayında bir haber geçilir: ‘Jack Rabbit Slim’s de kavga çıktı ve bir adamla bir kadın dans yarışması ödülünü çaldı.’ Gördüğünüz gibi sen filmi defalarca izle ve her seferinde Tarantino seni kandırmayı başarsın. – Başka bir radyo yayını numarası da filmin hemen başında yer alıyor. Vincent ve Jules 3 kişiyi öldürecekleri odanın önüne gelene kadar ilerledikleri uzun (adeta bir labirent) koridorda duyulan bir radyo haberinde de şu geçilir: Butch ve ….’nın box maçı…… – Ayrıca Vincent ve Mia Jack Rabbit Slim’s e girdiklerinde Vincent etrafta göz gezdirir ve gözüne koşulan bir oyuncak araba yarışı çarpar. Eğer dikkatli bakarsanız arabaların renkleri mavi, beyaz, pembe, turuncu, sarı ve kahverengi. Yani iyi bir Tarantino takipçisine şu an bu cümleyi ben bitirmeden çoktan vay be dedirten olay: Bu renkler “Reservoir Dogs” taki esas ad.mlarımızın kendilerine takmak için rumuz olarak seçtikleri renk isimleri. Ayrıca aynı numarayı Kill Bill’de de yaptı Tarantino. Gelin, Hattori Hanzo’nun sushi barının üst katında kılıç koleksiyonuna bakarken kılıçların renklerine dikkat..

Pulp Fiction’un Ayrıntıları:

  • Filmin adına kaynaklık eden olay; 1940’larda Amerika’da ucuza satılan çizgi romanlar t.msil ediyordu.
  • İnsanı asla sıkmayan adeta geyik muhabbetinin nasıl yapılabileceğinin talimatnamesi niteliğini taşıyan diyalogları, her biri insanı derinden vuran müzik parçaları, muhteşm üçlü kurgusu ve tabi ki entellektüel gangsterleri ile bir o kadar aptal karakterleri(Butch- “bora bora” muhabbeti bunu kanıtlıyor zira bora boraca diye bir dil yoktur, orada Fransızca konuşuluyor dolayısıyla sevgilisi Fransız kökenli olduğuna göre böyle bir yabancı dil öğrenme çabasına girmesine gerek yok. Ayrıca “bora bora”ya alternatif olarak bahsi geçen Tahiti zaten “bora bora”nın içinde bulunduğu ada, yani aynı yer.
  • Quentine Tarantino başta hangi rolü seçeceğinde kararsız kalmış: Jimmy ve Lance. En sonunda Mia’nın yüksek doz sahnesinde kamera arkasında olmak istediği için Jimmy de karar kılmış.
  • “Honey Bunny” ve “Pumpkin” in olduğu bölümler Amanda Plummer ve Tim Roth için özellikle yazılmış.
  • Q.T Jules karakterini afro saçlı olarak düşünmüştü. Ama ekipten biri hem afro h.m de kıvırcık peruk getirmiş ve Jules kıvırcık saçı denediğinde Q.T’nin hoşuna gitmiş ve bunda karar kılınmış.
  • Kaptan Koons’un küçük Butch’u ziyaretinde, bahsi geçen saati taşıyan havacı “Wynocki” Howard Hawks’ın Air Force (1943) filmindeki “John Garfield”ın oynadığı karakterin ismi ile aynı. Hawks Q.T’nin en sevdiği yönetmenlerden.
  • Yapımcı Danny De Vito “Twins”de (1988) rol almıştı ve buradaki iki kardeşin ismi Juluis ve Vincent idi.
  • Big Kahuna Burger daha önce From Dusk Till Down da yenmişti ve ilk olarak da Reservoir Dogs’da gözükmüştü.
  • Butch’un içtiği sigara olan Red Apple aynı zamanda Four Rooms’da Tim Roth taraf..
  • Butch’un içtiği sigara olan Red Apple aynı zamanda Four Rooms’da Tim Roth tarafından içiliyor.
  • Fabienne’nin söylediği “Any time of day is a good time for pie” repliği aynı zamanda Quentin Tarantino tarafından yazılan True Romance’da Alabama tarafından söyleniyor
  • Filmde Tarantino’nun oynadığı bölümü Robert Rodriguez yönetmiş.
  • Jules’ün üzerinde “Bad Mother……” yazılı cüzdanı Q.T ye ait.
  • John Trvolta’nın karakteri Vincent Vega Reservoir Dogs’daki Vic Veganın (Mr. Blonde) kardeşi.
  • Küçük Butch’un TV de izlediği şov Clutch Cargo (1959)
  • Vincent’ın 1964 Chevelle Malibusu gerçek hayatta Quentin Tarantino’nun kendi arabasıydı ve çekimler sırasında çalındı.
  • Açılıştaki Honey Bunny ve Pumpkin sekansında Jules’un “Life” konuşması duyuluyor.
  • Vincent’ın her tuvalete gidişinde kötü bir şeyler oluyor.
  • Filmin başında Honey Bunny ve Pumpkin soygun hakkında konuşurken arkadan geçen Vincent’i görüyoruz.
  • Lawrence Bender, filmin yapımcısı, kafede uzun saçlı gençlerden biri olarak gözüküyor.
  • Steve Buscemi Jack Rabbit Slim’s de garson Buddy olarak gözüküyor. Diğer yandan Reservoir Dogs da Mr.Pink olarak garsonlara bahşiş vermeyi reddediyordu.
  • Vincet ve Mia ‘Jack Rabbit Slims’de otururken Mia “Red Apple” sigarası çıkarıyor..
  • Taksi şoförü Esmeralda Villalobos (Angela Jones) Curdled (1991) adlı 30 dakikalık bir kısa filmde cinayetlerden sonra kalanları temizleyen bir karakteri oynamıştı. Bu onda öldürmenin nasıl bir şey olduğu merakını uyandırıyordu. Tarantino bu filmi gördü ve bu karakteri filme katmaya karar verdi.
  • Fu**k sözcüğü 276 kere kullanılır.
  • Butch karakteri için Sylvester Stallone düşünülüyordu.
  • Vincent Vega rolü Reservoir Dogs’da Vic Vegayı canlandıran Michael Madsen için yazılmıştı. Ancak Madsen başka bir filmin çekimlerinde olduğu için oynayamadı.
  • Tarantino Wolf karakterini Harvey Keitel için yazmış.
  • Filmin Afişi de filmi tam olarak açıklamaktadır:

- Afişin sol üst köşesindeki 10 kuruş, Uma Thurman’ın elinin altındaki Pulp Ficton kitabı ve sigara.

- Uma Thurman’ın ucuz bir kadın olarak önünde duran kitaplarla birlikte diğer elinde tuttuğu sigarası filmin hikayesini tam olarak bütünlemektedir.

- Uma Thurman’ın ayakları da kareye girmiştir.

  • İlk senaryoya göre Vincent’ın Marvin’i iki kez vurması gerekiyordu . İlki kaza sonucu boğazından ikincisi ise acıdan kurtarmak için. Tarantino daha eğlenceli olacağını düşündüğü için bunu tek bir atış olarak değiştirdi .
  • Almanya’da filmin DVD si 2 euro´ya satılıyor, yani bir nevi Pulp Fiction romanlar gibi.
  • Ayrıca film kronolojik olay akışı sırasıyla Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nde gösterilmiştir.
  • Tarantino ve ekürisinin filmlerinde rastlayabileceğimiz, bizzat kendisinin uydurduğu markalar:

Red Apple sigaraları, Big Kahuna hamburgerleri.

  • Jules ve Vincent asansörden çıktıktan sonra ayak masajı tartışması sırasında tüm koridor boyunca yürürler, Brett’in kapısına oradan pencereye ve tekrar Brett’in kapısına giderler. Tüm bu sahneler tek bir çekimde gerçekleştirildi.
  • Butch un Zed’e samuray kılıcını tutarak söylediği replik: “You want that gun, don’t you Zed? Go ahead and pik .t up. I want you to pik .t up.” Tarantino’nun favorilerinden biri olan Rio Bravo (1959) filminde John Wayne’in canlandırdığı Sheriff Chance karakteri tarafından da söyleniyor.
  • Vincent ve Jules´un vurdukları gençler aslında Amerika’daki ideal iyi çocuk tipleri (saç şekilleri, konuşmaları yani suçlu tipler değiller??). Koleje giden, suçla alakaları olmayan iyi aile çocukları. Yani serseri tipler yerine böyle tipler kullanılması filmin ilginçlikleri arasında. Çantanın bu kişilere nasıl geldiği, ya da Marcellus ile ne gibi bir ilişkileri olduğu da ayrı bir merak konusu tabi??
  • Mia ve Vincent birbirlerini şöyle çağırırlar:

John Travolta “Urban Cowboy” adlı filmde bir kovboyu, Uma Thurman da “Even Cowgirls Get the Blues” adlı filmde hayata otostopçu olarak başlayan ve bir bölümünde kovboyluk yapan bir kadını canlandırmıştır. Bu eski rollere binaen birbirlerini böyle çağırırlar.

  • Filmin başlangıç aşamasında düşünülmüş (hatta anlaşılan bazıları çekilmiş) fakat filme konulmamış bazı sekanslar ve tabi dolayısıyla diyaloglar var. Bunlar:

- Mia, Vincent’a Jack Rabb.t Slim’s e girerken”…senin gibi bir Elvis adamının seveceği bir yer…” diyor. Ve bu cümle bu haliyle havada kalıyor. Zira Mia bu sahnenin öncesinde ( mantıken öyle olmalı)Vincent’e dünyadaki insanların Elvis ve Beatles insanları olarak ikiye ayrıldıklarını iddia eden ve bunarın özelliklerinden bahseden bir manifesto çekiyor.

- Yine eğer hatırlarsanız Mia Vincent’in Amsterdam’dan yeni döndüğünü bilerek ona her sene kendisinin bir aylığına Amsterdam!a gittiğinden bahsediyor. Sonrasında bu muhabbet filmde yarıda kalıyor ama gerçekte bu Amsterdam muhabbeti ilerliyor olacak ki Vincent Amsterdam’da takıldığı hash bar da ki resimde bulunan cow girlün Mia olduğunu farkediyor.

- Filmin sonunda yer alan restoran sahnesinde Jules, Pumpkin ile Honey Bunny soyguna kalkıştıklarında ve Pumpkin Jules’a yaklaştığında Jules onu masanın altındaki silahıyla öldürüyor sonra Honey Bunny’i vuruyor ve bu esnada Honey Bunny’nin yere düşen silahı da restorandaki uzun saçlı hippi kılıklılardan birini kazara vuruyor. Yani kısaca tam bir keşmekeş oluyor ama hemen akabinde Tarantino bunun aslında, diğer ikili restoranı soyarken Jules’un aklından geçirdikleri yani hayali olduğu gösteriyor ve film bizim bildiğimiz seyriyle devam edip b.tiyor.

  • Tarantino’nun popüler kültürden (bazen kendi döneminin kültleri ve özel ilgi alanları da işe karışıyor. Sadece “popüler” demek doğru olmaz.) beslenen belirli temaları var:

Sonny Chiba buna bir örnek. Chiba’nın ismi daha önce ki filmlerinde de geçiyor. Onlarda Kill Bill’e gönderme mi yani. Chiba’yı seviyor ve bunu birçok kez kullandı. Büyük ihtimalle bir sonraki filminde bir daha kullanacak. Sevdiği temalar, karakterler, olgular (Mia’nın dizisi) arasında gezinmeyi seviyor ve bu açıdan istikrarlı bir “tekrar” mevcut. Sadece her yeni filminde (çok var zaten ) ufak bir “ön plana çıkarmak”. Hepsi bu.

  • Jules Ezeikel’i okuduğu ve ardından silah seslerinin duyulduğu bölüme dikkat:

Jules: ……..ve senden intikam almaya geldiğimde adımın tanrı olduğunu anlayacaksın… bang bang bang bang bang bang bang bang Evet, Jules ve Vincent tamı tamına 9 kurşun atmışlardı ve Jules’un belirttiği üzere ondan intikmlarını alırken ona tanrının rakamı olan 9 kadar kuşun sıkarak adlarının tanrı olduğunu ona göstermişlerdi.

  • Bazılarına göre başka filmlerden çalındığı, bazılarına göre ise gönderme olan sahneler:

- Winston Wolf karakteri, Nikita’daki Victor karakterini acayip hatırlatıyor.

- Vincent ve Mia’nın dans ettikleri sahnenin, Godard’ın bande à part filminden ve Butch’un, Vincent’ı öldürdükten sonra sokakta Marsellus ile karşılaştığı sahnenin de, Psycho’da, Janet’in, patronuyla karşılaştığı sahneden çalındığı gibi iddialar var. Filmde daha birçok gönderme ve arak sahne olduğu da söyleniyor. Mesela içindekilerin seyirciye gösterilmediği ve açıldığında parlayan çanta, Robert Aldrich’in ünlü film-noir’ı Kiss me Deadly ’de de varmış. Ayrıca uma Thurman’ın oynadığı Mia karakteri de, saçı ve makyajıyla Godard’ın ilk aşkı ve filmlerinin yıldızı Anna Karina’ya benzemekte.

  • Vincent her tuvalete gittiğinde kötü bir şey olur, bunlar:

- Honey Bunny ve Pumpkin kafeyi soymaya giriştiklerinde eleman tuvalette “Modesty Blaise” adlı kitabı okumaktadır. Ölmeden önce Butch’un tuvaletinde de aynı kitap elindedir. burada olan kötü şey ise ölmektir. Tarantino burada çantanın içindekilerden daha gizli mesajlar vermektedir.

- Yemek dönüşü Mia’nın evinde de tuvalete gider. Çıktığındaysa kızı komada bulur…

  • Vincent’in Mia’nın göğsüne sapladığı iğne sahnesinin çekimi ise ilginç: Vincent iğneyi Mia’nın göğsünden çeker gibi yapmış ve ters oynatılarak saplama efekti verilmiştir. Dikkatli seyredilirse arkadaki karakterlerin yaşlanmayıp gençleştikleri görülür. Ama baya dikkat etmek lazım
  • Kimi Kim öldürdü?

- Jules ve Vincent çantayı almak için gittikleri evde üç kişiyi öldürürler. Kanepede yatan oğlana sadece Jules ateş ederken, diğerlerini birlikte vururlar. – Vincent arabada kazayla Marvin i vurur. – Butch ise Vincent’ı, maç yaptığı boxsorü ve rehin dükkanındaki elemanı öldürür

  • Film Hatası:yoktur
  • Quentin Tarantino’nun diğer filmi Reservoir Dogs ile benzerlikler:

- “Reservoir Dogs’da “garsonlara bahşiş vermem arkadaş!” babında uzuun bir monolog attıran Steve Buscemi bu filmde garson rolündedir… – Her iki filminde de açılış sahnesinde benzer türde mekan seçilmiştir.
- Samuel L. Jackson, Reservoir Dogs’da Mr. Orange karakterini oynamak istemişti ancak Tim Roth’a verildi rol . Fakat Q.T Jackson’ı çok beğendiği için Jules karakterini Jackson için yazdı.
- Rezervuar Köpekleri’nde rehin alınan polis memurunu bagajdan çıkardıkları ve Pulp Fiction’da Jules ve Vincent’in bagajdan silah aldıkları sahnede karakterleri bagajın içindeki kameradan görüyoruz.

  • Pulp Fiction ile Kill Bill’deki benzer sahneler:

- Pulp Fiction’da Vincent’in Mia’nın göğsüne iğne sapladıktan sonra Mia’nın acı içinde hızlı bir şekilde doğrulması ve kendine gelmesi ile Kill Bill vol. 1′deki hastane sahnesinde gelin’in hasta yatağında yatarken kolunu sinek ısırması ile bir anda acı içinde doğrulması ve kendine gelmesi. Uma Thurman’ın çıplak ayakları, eliyle hayali dikdörtgen çizmesi.

Rezervuar Köpekleri ( Reservoir Dogs )

Posted in Sinema on Ağustos 26, 2007 by huysuz

resdogspromo.jpg

Amerikalı yönetmen Quentin Tarantino’nun, ikinci filmi(1992).Orjinal adı Reservoir Dogs.
Tarantino’nun senaryosunuda kendisinin yazdığı film, sinemaya alışılmadık bir tarz getirdi.Bol kanlı şiddet sahneleri, neredeyse hiç bir şey ifade etmeyen diyaloglar, karmaşık anlatım tarzı ile yönetmenin, diğer filmlerinin öncüsü diyebiliriz. Ünlü aktör Harvey Keitel, bu filmde hem oyuncu hem de yapımcı olarak yer alır.
Rezervuar Köpekleri ABD’de 2,832,029 $ hasılata ulaşmıştır.

Uyarı: Yazının devamı, eserin konusu hakkında ayrıntılı bilgi içermektedir.

Soldan sağa → (Bay sarışın)Michael Madsen (bay Beyaz) Harvey Keitel (bay Pembe) Steve Buscemi.  filmden bir sahne

Soldan sağa →
(Bay sarışın)Michael Madsen
(bay Beyaz) Harvey Keitel
(bay Pembe) Steve Buscemi.
filmden bir sahne

Joe Cabot (Lawrence Tierney), büyük bir elmas mağazasını soymak için ,oğlunun da dahil olduğu bir ekip hazırlar. Renk isimlerini kod isim olarak kullanan ekibin adı, “rezervuar köpekleri”. İşinin ehli gibi gözüken ekipte, Joe’nun oğlu da vardır. Soygunun planları yapılır. En ince detayları bile gözden geçirilmiştir. Ama soygun planlandığı gibi işlemez. Mağazaya gelindiğinde tuzağa düşerler. Ekibin içinde polis olduğunun farkına varırlar. ‘Kim, kime silahını çekeceğini’,, ‘kimden şüpeleneceğini, bilemez durumdadır. Silahlar çekilir. Etraf bi anda kan gölüne döner. Soyguncuların bir kısmı bir depoya sığınır. Depo içerisindede bir hesaplaşma vardır.

Uyarı sonu.

Oyuncular

Öndeki iki kişi; (sağ) Harvey Keitel, (sol) Michael Madsen.  Arkadaki ikili; (sağ) Steve Buscemi, (sol) Filmde rolü de bulunan yönetmen, Quentin Tarantino

Öndeki iki kişi; (sağ) Harvey Keitel, (sol) Michael Madsen.
Arkadaki ikili; (sağ) Steve Buscemi, (sol) Filmde rolü de bulunan yönetmen, Quentin Tarantino

  • Harvey Keitel — Bay Beyaz. Lawrence Dimmick
  • Tim Roth — bay Turuncu. Freddy Newandyke
  • Michael Madsen — Bay Sarışın. Victor Vega
  • Edward Bunker — Bay Mavi
  • Steve Buscemi — Bay Pembe
  • Quentin Tarantino — Bay Kahverengi
  • Chris Penn — Eddie Cabot
  • Lawrence Tierney — Joe Cabot
  • Kirk Baltz — Marvin Nash
  • Randy Brooks — Dedektif Holdaway
  • Lawrence Bender – Genç polis
  • Linda Kaye – Vurulan kadın
  • Nina Siemaszko — Mcklusky
  • Rick Turner – Şerif
  • Tony Cosmo – Şerif
  • David Steen – Şerif
  • Stevo Polyi – Şerif

Eleştiriler

Reservoir dogs, filmi ile sinema yeni bir yönetmenle tanıştı. Hem filmin, hem de yönetmenin tanınmasında elbette, ünlü oyuncular Harvey Keitel, Michael Madsen, Steve Buscemi’nin, kadroda yer almasının etkisi yadsınamaz. Hatta Harvey Keitel’ın yapımcığını üstlenmesinin yanısıra, sinemada daha çok yeni olan Tarantino’nun, bir nevi yadımcısıydı.
Şiddet,öfke,ilginç diyaloglar, ilginç bir anlatım tarzıyla sunulmuştu izleyiciye.Film dolayısiyle çok konuşuldu.Yönetmenin, daha sonra yapacağı işlerle birlikte, eleştiriler yavaş yavaş yerini övgü dolu sözlere bırakacak.

Notlar ve Kaynaklar

^ Boxofficemojo.com Hasılat Detayları

Quentin Tarantino

Posted in Kimdir? on Ağustos 26, 2007 by huysuz

584px-quentin_tarantino.jpg

Quentin Jerome Tarantino

(doğum tarihi: 27 Mart 1963) ABD’li film yönetmeni, aktör ve ar ödüllü senarist.1990′ların başında doğrusal olmayan öykü akışını, diyalogları ve kanlı şiddet sahnelerini cesurca kullanmasıyla kısa sürede ünlenen Tarantino bilinen Amerikan film klişelerine yeni bir soluk getirmiştir.

1990′lardaki bağımsız sinema kuşağının genç yönetmenleri arasında en tanınmış olanıdır. Tarantino hem popüler hem de art-house sineması hakkında ansiklopedik bilgiye sahip, ağzı çok laf yapan ve son moda konuları takip eden bir hipster olarak tanınır.

Yaşamı

Tarantino Knoxville, Tennessee’de doğdu. Babası İtalyan asıllı aktör ve müzisyen Tony Tarantino, annesi de yarı İrlandalı yarı Çeroki (Cheerokee) kızılderilisi olan Connie McHugh’tır. Quentin’in doğumundan kısa süre sonra annesi, müzisyen Curt Zastoupil ile evlenmiştir. Daha sonraları Quentin üvey babasıyla çok güçlü bağlar kurmuştur.

1968 yılında San Gabriel Valley bölgesinde anaokuluna başladı. 1971 yılında aile Los Angeles’in South Bay bölgesindeki El Segundo’ya taşındı. Tarantino buradaki Hawthorne Hıristiyan Okulu’na devam etti. Onaltı yaşında Harbor City, Kaliforniya’daki Narbonne Lisesi’nden ayrılarak oyunculuk öğrenmek için James Best tiyatro grubuna katıldı.

22 yaşında ilk senaryosu olan Captain Peachfuzz and the Anchovy Bandit ‘i yazdı. 1984 yılında Manhattan Beach’teki tanınmış Video Archives adlı video kaset dükkanında kasiyer olarak çalışmaya başladı. Burada çalışırken tanıştığı Roger Avary ile daha sonraları birlikte çalışacaktı. Aktörlük üzerine Beverly Hills’teki Allen Garfield’in Actor’s Shelter ‘ında çalışmaya devam etse de daha çok senaristliğe yoğunlaştı.

1993′de gösterime giren True Romance ‘in satışıyla dikkatleri topladı. Bir Hollywood partisinde tanıştığı Lawrence Bender Tarantino’yu bir film yazması konusunda cesaretlendirdi. Sonuç olarak ortaya son akımları takip eden, oldukça nükteli, kana bulanmış bir soygun filmi olan Rezervuar Köpekleri (Reservoir Dogs) (1992) çıktı. Bu film Tarantino’nun sonraki filmlerinin tarzının da öncüsü olacaktı. Senaryoyu okuyan yönetmen Monte Hellman Live Entertainment ‘ın filme para yatırmasını sağladığı gibi Tarantino’nun yönetmenliğine de yardımcı oldu. Lawrence Bender ile aynı kursa giden eşinden projeyi öğrenen Harvey Keitel de senaryoyu okuduktan sonra hem filmde rol aldı, hem de yapımcılığı üstlendi.

Rezervuar Köpekleri ‘nin başarısından sonra Hollywood yapımcıları Tarantino’ya Speed ve Men in Black gibi filmlerin de dahil olduğu bir dizi proje sundu. Tarantino ise Ucuz Roman (Pulp Fiction) senaryosu üzerinde çalışmak için Amsterdam’a gitti. Film 1994 Cannes Film Festivalinde Altın Palmiye ödülünü kazandı. Steven Soderbergh’in Altın Palmiye ödüllü Seks, video ve yalanlar ve Michael Moore’un Roger and Me filmleriyle birlikte bağımsız sinema endüstrisine yeni bir soluk getiren bu film, bağımsız filmlerin de gişe başarısı kazanabileceğini gösterdi. Ucuz Roman, karmaşık kurguya sahip ve benzer şekilde acımasız nüktesi olan bir filmdi. Oyuncularının başarılarıyla da ilgi çeken film John Travolta’nın kariyerini de canlandırmıştır. Ucuz Roman Tarantino ve Avary’ye En iyi özgün senaryo Oscar’ını da kazandırmış ve en iyi film Oscar’ına aday olmuştur.

Ucuz Roman ‘dan sonra, Allison Anders, Alexandre Rockwell ve Robert Rodriguez ile ortaklaşa yapılan Dört Oda (Four Rooms) ‘un dördüncü öyküsünü ve Alfred Hitchcock Presents ‘te Steve McQueen’in rol aldığı öykünün yeniden çekimi olan The Man from Hollywood ‘u yönetti.

Sonraki filmi, akıl hocası Elmore Leonard’ın Rum Punch adlı romanından uyarladığı Jackie Brown ‘dır. Siyah sömürü sineması (Blaxploitation) sinema tarzına atıfta bulunan bu filmde, 1970′lerde bu tarz filmlerin yıldızlarından olan Pam Grier de rol almıştır. Tarantino 1998′de Broadway sahneleriyle ilgilenmeye başlamış ve tekrar sahnelenen Wait Until Dark ‘da rol almıştır.

Daha sonra Inglorious Bastards adlı bir savaş filmi yapmayı planladı ancak bu projeyi Kill Bill filmini yazıp yönetmek için erteledi. Kill Bill Vol.1 ve Vol.2 adıyla iki ayrı film olarak gösterime girmiştir. Bu film Wuxia (Çin dövüş sanatları filmi), Japon sineması, Spaghetti Westernler ve İtalyan korku filmi ya da giallo tarzının geleneksel tarzlarını harmanlayan stilize bir intikam filmidir. Filmin üzerine kurulduğu ana karakter, Pulp Fiction çekilirken Uma Thurman ve Tarantino tarafından kurgulanan Gelindir (The Bride.)

2004 yılında Tarantino Cannes Film Festivalinde jüri başkanlığını üstlendi. Kill Bill yarışma adayları arasında değildi ancak final gecesinde üç saati aşkın orijinal versiyonuyla gösterildi. Altın Palmiye ödülü Tarantino’nun Oldboy üzerindeki ısrarına karşın Michael Moore’un Fahrenheit 9/11 adlı filmine verildi.

2005 yılındaki neo-noir film Sin City’de Clive Owen ve Benicio Del Toro arasındaki arabalı sahneyi yönetmesi nedeniyle “Özel Konuk Yönetmen” olarak onurlandırıldı.

24 Şubat 2005′te CSI dizisinin sezon finalini yöneteceği açıklandı. 19 Mayıs’ta yayınlanan iki saatlik Grave Danger isimli bölüm reyting rekorları kırdı. Jimmy Kimmel Live’ın bir bölümünü de yönetti.

Tarantino Alias adlı TV dizisinin birinci ve üçüncü sezonlarında da rol almıştır.

2005 yılında Robert Rodriguez ile ortak yöneteceğini açıkladığı Grind House film projesi üzerine çalıştığını duyurdu. Bundan sonra da büyük ihtimalle bir İtalyan II. Dünya Savaşı filmi olan Inglorious Bastards ‘ın yeniden çekimine başlayacağını ancak önce senaryo üzerinde çalışması gerektiğinden 2006 yılında gösterime girmesinin pek olası olmadığını duyurdu. Jimi Hendrix’in bir biyografisini yönetmek için anlaşma yaptığı da söylenmektedir.

Şu anda yönetmenlik yaptığı yapımlar arasında, bir korku filmi olan Hostel (Ucuz Roman filmine birçok atıfta bulunmaktadır), Elmore Leonard’ın Killshot ‘ının bir uyarlaması (Tarantino bir zamanlar bunun senaryosunu da yazmıştı) ve Kill Bill ‘in oyuncularından Larry Bishop ‘ın yazıp yönettiği Hell Ride bulunmakta.

Tarantino, 2005 yılındaki Empire Awards ‘ta Icon Of The Decade ödülünü kazandı.

Estetik

Tarantino’nun filmleri, diyalogları, parçalanmış kronolojik akışı ve pop kültür takıntılarıyla ünlüdür. Sıklıkla şiddet sahneleri içerir ve Rezervuar Köpekleri, Ucuz Roman ile Kill Bill gibi ana filmlerinde bol bol etrafa sıçrayan ve oluk oluk akan kan görüntüleri bulunur. Yine de insanları etkileyen bu sahnelerin yarattığı gerilim ve rahatsızlık değil şiddetin günlük hayat içinde yer alması ve şiddet üzerine yapılan kara mizahtır.

Tarantino filmlerinde reklam yapmamak için ürün koymamasıyla da tanınır. Bu nedenle bir ürünün kullanılmasının gerekli olduğu durumlarda ya hayalî markalar yaratmış ya da artık kullanımdan kalkmış markaları kullanmıştır. Ucuz Roman ‘da kullanılan Red Apple sigaraları ve Big Kahuna Burgers gibi hayalî markalar Dört Oda, Gün Batımından Şafağa, Kill Bill ve hatta Romy and Michele’s High School Reunion gibi çeşitli filmlerde de kullanıldı. Yönetmen aynı zamanda kahvaltılık mısır gevreğine olan düşkünlüğüyle de tanınır ve birçok filminde bunların kullanıldığı sahneler vardır. Rezervuar Köpekleri ve Ucuz Roman ‘da Fruit Brute ve Kill Bill’de Kaboom gibi hayalî markalar kullanmıştır.

2002 yılı Sight and Sound Yönetmenler anketinde Tarantino tüm zamanların en iyi 12 filmini şöyle belirtti:

  • İyi, Kötü, Çirkin (The Good, the Bad and the Ugly)
  • Rio Bravo
  • Taksi Şoförü
  • His Girl Friday
  • Rolling Thunder
  • They All Laughed
  • Büyük Kaçış (The Great Escape)
  • Carrie
  • Coffy
  • Dazed and Confused
  • Five Fingers of Death
  • Hi Diddle Diddle

Eleştiriler

Tarantino, Rezervuar Köpekleri ve Ucuz Roman ‘da “nigger” (zenci) sözcüğü gibi ırkçı hitapları kullanması nedeniyle özellikle Amerikalı siyahi yönetmen Spike Lee ve birçok kişi tarafından eleştirilmiştir. Variety dergisinin yaptığı bir söyleşide Lee şöyle söylemiştir: “Ben bu sözcüğe karşı değilim… ve kullanırım da ama bu sözcük Quentin’in aklını çelmiş. Ne istiyor ki? Kendisinin fahri siyah ilan edilmesini mi?”

Çok sık örnek gösterilen Ucuz Roman ‘daki sahne şöyledir: Tarantino tarafından canlandırılan Jimmie Dimmick karakteri Samuel L. Jackson’un canlandırdığı Jules Winnfield karakterini, evini “ölü zenci ardiyesi” olarak kullandığı için azarlar ve zenci kelimesinin içinde çokça geçtiği bir ağız kalabalığına başlar. Lee, Bamboozled filminde bu konuya doğrudan atıfta bulunur ve filmdeki Thomas Dunwitty karakterine şöyle söyletir: “Lütfen benim Z ile başlayan o sözcüğü kullanmamdan rahatsız olmayın. Benim karım siyahi ve üç melez çocuğum var, dolayısıyla bu sözcüğü kullanma hakkını kendimde görüyorum. Spike’ın ne dediği umurumda bile değil, Tarantino haklı. Zenci sadece bir sözcük.”

Tarantino, siyah izleyici kitlesinin, “Siyah sömürü sineması”ndan (Blaxploitation) etkilenen filmlerinden hoşnut olduğunu ifade ederek eleştirilerin bir bölümünden kurtulmaya çalışmıştır. Hakikaten de Jackie Brown esas olarak siyahi izleyici için yapılmış bir filmdir.

Bana göre bu siyahi bir film. Aslında siyahi izleyici kitlesi için yapıldı. Herkes için yapıldı ama “ana” izleyici kitlesi siyah. Bunları düşünüyorsam bunları düşünüyorum, çünkü bunu her zaman siyah bir sinema salonunda izlemeyi düşünüyordum. İzleyicileri düşünmek saçma değil çünkü izleyici benim ve buna da uyuyor çünkü ben siyah sinema salonlarına giderim. Bana göre bu siyahi bir film.

Tarantino başka filmlerin fikirlerini, sahnelerini ve diyaloglarını ödünç almakla da eleştirilmiştir. Örneğin Rezervuar Köpekleri ‘nin genel olay örgüsü Ringo Lam’ın City on Fire filminden seçilip alınmış gibidir. Stanley Kubrick’in The Killing filmi, parçalanmış öykü anlatımını doğrudan etkilemiştir ve renk kodadlı suçlular fikri The Taking of Pelham One Two Three filminden alınmıştır. Rezervuar Köpekleri ‘ndeki ünlü kulak kesme sahnesi Sergio Corbucci’nin 1966 Spagetti Western klasiği Django’da öldürülmeden önce kulağı kesilip yedirilen adamın sahnesiyle benzerlik gösterir.

The Killers ‘ın Don Siegel versiyonu Ucuz Roman ‘ı etkilemiştir ve adrenaline enjeksiyon sahnesi Martin Scorsese’nin belgeseli American Boy: A Profile of: Steven Prince ‘te anlatılan bir öyküyle bağlantılıdır. “Evlere pense ve pürmüzle çalışmaya gitmek” ifadesi Don Siegel’ın 1971 yapımı Charley Varrick filmindeki “Onlar nasıl insanlar anlıyor musun, seni çırılçıplak soyup üzerinde pense ve pürmüzle çalışırlar” cümlesinden bir alıntıdır. Ucuz Roman ‘da Samuel Jackson tarafından yanlış olarak nakledilen İncil’den yapılan alıntı, Karate Kiba (1970′lerin Japon aksiyon filmi, başrolünde Sonny Chiba’nın olduğu film The Bodyguard olarak da bilinir) filminde de bulunur.

Kill Bill: Vol.1 1973 Toshiya Fujita filmi Lady Snowblood’dan oldukça fazla etkilenmiştir. Kill Bill: Vol.2′nin sonundaki Süpermen monoloğu, Jules Feiffer’ın 1965 kitabı, The Great Comic Book Heroes ‘tan alınmış gibi gözükmektedir.

Bu gibi alıntıların ne zaman övgü olmaktan çıkıp aşırma (intihal) hâline geleceği konusunda birçok tartışma olmuştur. Tarantino hayran kaldığı filmlerden aldığı fikirler için hep açıksözlü olmuş ve pişman olmamıştır.

Ayırıcı nitelikleri

  • Başrol karakterleri özellikle Chevrolet and Cadillac olmak üzere genellikle General Motors araçları kullanırlar.
  • Her filmine azalarak tamamen kesilen ve sonra tekrar duyulmaya başlayan bir müzik sahnesi ekler:
    • Rezervuar Köpekleri (kulak sahnesi) – Mr. Blonde (Michael Madsen) arabasına yürür ve sonra tekrar içeri gelir;
    • Ucuz Roman (aksama sahnesi) – Butch Coolidge (Bruce Willis) yukarı doğru kaçar ve bir samuray kılıcıyla geri döner;
    • Jackie Brown (Beaumont Livingston’ın ölümü) – Beaumont Livingston (Chris Tucker) Ordell Robbie (Samuel L. Jackson) tarafından kullanılan bir aracın bagajındadır. Radyo çalarken araç uzaklaşır ve sonra U dönüşü yaparak kameraya doğru gelir.
  • Karakterleri sıklıkla kapı ağzında, kapıları açarken ve kaparken görüntüler. Filmlerinde şiddetin çoğu ve önemsiz karakter diyalogları daha çok sahne dışında gerçekleşir.
  • Filmlerinin çoğunda çanta ve valizler önemli rol oynar.
  • Hemen hemen tüm filmleri Los Angeles’ta geçer (Kill Bill istisnadır ama yine de Los Angeles’ta geçen kısa bir sahnesi vardır.).
  • Kült filmlere ve televizyon dizilerine atıfta bulunur ve müziklerini kullanır.
  • Dolaylı da olsa önceki filmleri ile sıklıkla bağlantılar kurar. Kevin Smith’in View Askewniverse’i gibi ama daha ince bir şekilde kendi evrenini yaratmış gibidir.
    • Buna örnek olarak Tarantino’nun şu açıklaması vardır: Ucuz Roman’daki John Travolta’nın canlandırdığı karakter ile Rezervuar Köpekleri’ndeki Michael Madsen’ın canlandırdığı karakter kardeştir. Soyadları Vega ‘dır, isimleri (Vincent ve Vic) ve tipleri (koyu saçlı ve benzer giyimli) birbirine benzer.
  • Meksika açmazı (“Mexican standoff”): Filmlerinin çoğunda üç ya da daha fazla karakter aynı anda birbirlerine silah doğrultur.
  • Filmlerinde sıklıkla sıradışı bir öykü anlatım tarzı kullanır:
    • Rezervuar Köpekleri ‘nde retrospektif (geriye dönük),
    • Ucuz Roman ‘da doğrusal olmayan,
    • Kill Bill, Dört Oda (ve konuk yönetmenlik yaptığı aynı tarzı kullanan Sin City) “bölüm” formatında
  • Sıklıkla komedyenlere küçük roller verir:
    • Rezervuar Köpekleri ‘nde DJ rolünde Steven Wright,
    • Ucuz Roman ‘da kaza tanığı olarak Kathy Griffin,
    • Ucuz Roman ‘da Raquel rolünde Julia Sweeney,
    • Ucuz Roman ‘da Marvin rolünde Phil LaMarr,
    • Jackie Brown ‘da Beaumont Livingston rolünde Chris Tucker.
  • Karakterler elleriyle bir şeyler yaparken çok yakın çekimle yapılan kesitler, Brian De Palma’nın tekniğini anımsatır. Bu sahneler çok sık taklit edilmektedir.
  • Sahne dışında birisi konuşurken uzun süre bir karakterin yüzünü yakın çekime almak: Bill konuşurken The Bride ‘ın yüzü ve Marsellus konuşurken Butch’ın yüzü.
  • Yaratıcısı olmasa da ün kazandırdığı trunk shot (bagaj çekimi). Daha önce Martin Scorsese’nin Goodfellas filminde görülen bu sahneyi Rezervuar Köpekleri, Ucuz Roman, Gün Batımından Şafağa, Jackie Brown ve Kill Bill ‘de kullanmıştır.
  • Hemen hemen tüm filmlerinde karakterlerin takma adı vardır: Ucuz Roman ‘da Honey Bunny ve Pumpkin, Rezervuar Köpekleri ‘ndeki çete üyeleri ve Kill Bill ‘de Bill’in ekibi.
  • Filmlerinde sıklıkla küçük bir rolde oynar:
    • Rezervuar Köpekleri ‘nde Mr. Brown,
    • Ucuz Roman ‘da Jimmie Dimmick,
    • Desperado ‘da kamyonetteki adam,
    • Dört Oda ‘da Chester Rush,
    • Gün Batımından Şafağa ‘da Richard Gecko,
    • Jackie Brown ‘da telefon kayıt makinesindeki ses,
    • Kill Bill ‘de ölü bir Crazy 88 çete üyesi.
  • Sıklıkla bir karakteri bir şarkıya eşlik ederken gösterir:
    • Mr. Blonde, “Stuck in the Middle With You” — Stealers Wheel,
    • Butch, “Flowers on the Wall” — Statler Brothers,
    • Mia Wallace, “Girl, You’ll Be A Woman Soon” — Urge Overkill,
    • Elle Driver, “Twisted Nerve” — Bernard Herrmann,
    • Jackie Brown, “Across 110th Street” — Bobby Womack)
  • Filmde karakterler banyoyu nadiren kullansa da Tarantino sıklıkla bir tuvalet sahnesi kullanır: Rezervuar Köpekleri ‘nde Tim Roth, Ucuz Roman ‘da John Travolta, True Romance ‘da Christian Slater, Gün Batımından Şafağa ‘da Juliette Lewis, Kill Bill Vol.1 ‘de Uma Thurman ve Kill Bill Vol.2 ‘de Daryl Hannah.
  • Kendisi de karışık etnik kökenden gelen Tarantino bazı fimlerinde çift etnik kökenden gelen karakterler kullanır:
    • Ucuz Roman ‘da Jules Winfield (Samuel L. Jackson), yarı siyahi, yarı Samoalı Antwan “Tony Rocky Horror” Rockamora’dan sözeder,
    • Kill Bill Vol.1 ‘de O-Ren Ishii (Lucy Liu) yarı Japon yarı Çinli-Amerikalı, en yakın arkadaşı Sofie Fatale de (Julie Dreyfus) yarı Japon yarı Fransızdır.
    • True Romance ‘daki Drexl (Gary Oldman) beyazdır ama siyah olduğunu düşünmekte ve annesinin Apaçi olduğunu iddia etmektedir.
  • Tarantino’nun yönettiği dört film ve senaryosunu yazıp yönetmediği üç filmin tamamı suç ve suçlular üzerinde dönmektedir.
  • Başlıca karakterlerin sigara içmesi Tarantino’nun filmlerinde oldukça sık tekrarlanan bir özelliktir, Kill Bill serisindeki The Bride buna oldukça önemli bir istisnadır.
  • Şu oyunculara filmlerinde sık sık yer vermiştir:
    • Tim Roth (Rezervuar Köpekleri, Ucuz Roman),
    • Harvey Keitel (Rezervuar Köpekleri, Ucuz Roman),
    • Uma Thurman (Pulp Fiction, Kill Bill),
    • Michael Madsen (Rezervuar Köpekleri, Kill Bill),
    • Steve Buscemi (Rezervuar Köpekleri, Ucuz Roman),
    • Samuel L. Jackson (Ucuz Roman, Jackie Brown, Kill Bill, True Romance).
  • Sıklıkla siyah takım elbiseli, beyaz gömlekli ve siyah kravatlı karakterlere yer verir:
    • Rezervuar Köpekleri ‘ndeki hırsızlar,
    • Ucuz Roman ‘daki John Travolta ve Samuel L. Jackson,
    • Gün Batımından Şafağa ‘daki Gecko kardeşler,
    • Kill Bill Vol.1 ‘deki Crazy 88 çetesi.
  • Karakterlerin konularını ve motivasyonlarını geliştirmek için sıklıkla geçmişlerini de çeker.
  • Kill Bill: Vol.2 ‘de “The Bride”, kovboy çizmesine sakladığı usturayla tabuttan çıkar (yakın mesafeden tabutu kıran bir yumruktan sonra), Rezervuar Köpekleri ‘ndeki Mr. Blonde çizmesinin içinde kulak kesme sahnesinde kullandığı usturayı taşır.
  • Yönettiği her filmde en azından bir kez Wilhelm çığlığı ses efekti kullanılmıştır.

Filmografisi

Yönetmen olarak

  • My Best Friend’s Birthday (1987)
  • Rezervuar Köpekleri (Reservoir Dogs) (1992)
  • Ucuz Roman (Pulp Fiction) (1994)
  • ER (1995) 1. Sezon; 24. Bölüm: “Motherhood”
  • Dört Oda (Four Rooms) (“The Man from Hollywood” kısmı) (1995)
  • Jackie Brown (1997)
  • Kill Bill (Vol. 1 (2003) ve Vol. 2 (2004))
  • Sin City (2005) (Konuk yönetmen)
  • CSI: Crime Scene Investigation (2005) ‘“Grave Danger: Vols. I & II” (Konuk yönetmen)
  • Grind House (“Death Proof” kısmı) (2007)
  • Inglorious Bastards resmî dağıtım tarihi bildirilmedi, 2007′de dağıtılması olası.

Senarist/yazar olarak

  • My Best Friend’s Birthday (1987)
  • Past Midnight (1992) (adı geçmiyor – yeniden yazım)
  • Rezervuar Köpekleri (Reservoir Dogs) (1992)
  • True Romance (1993)
  • Ucuz Roman (Pulp Fiction) (1994)
  • Katil Doğanlar (Natural Born Killers) (1994) (Öykü, orijinal taslağın yazarı)
  • It’s Pat (1994) (adı geçmiyor – yeniden yazım)
  • Crimson Tide (1995) (adı geçmiyor – yeniden yazım)
  • Dört Oda (Four Rooms) (“The Man from Hollywood” kısmı) (1995)
  • Gün Batımından Şafağa (From Dusk Till Dawn) (1996)
  • Curdled (1996) (adı geçmiyor – Gecko kardeşler hakkındaki haber)
  • Jackie Brown (1997)
  • Spice World (1997)
  • Kill Bill (Vol. 1 (2003) ve Vol. 2 (2004))
  • CSI: Crime Scene Investigation (2005) ‘“Grave Danger: Vols. I & II” (Senaryo yazarı)
  • Hostel (2006) (adı geçmiyor – yeniden yazım)
  • Grind House (“Death Proof” kısmı) (2006)
  • Inglorious Bastards resmî dağıtım tarihi bildirilmedi, 2007′de dağıtılması olası.

Oyuncu olarak

  • Howard The Duck (1986)
  • My Best Friend’s Birthday (1987) Clarence Pool
  • Rezervuar Köpekleri (Reservoir Dogs) (1992) Mr. Brown / Archibald Greene
  • Ucuz Roman (Pulp Fiction) (1994) Jimmie Dimmick
  • Sleep With Me (1994) Sid
  • Destiny Turns On the Radio (1995) Johnny Destiny
  • Dört Oda (Four Rooms) (“The Man from Hollywood” kısmı) Chester
  • Desperado (1995) Kamyonetteki adam
  • Gün Batımından Şafağa (From Dusk Till Dawn) (1996) Richard Gecko
  • Girl 6 (1996) Q.T
  • Jackie Brown (1997) Telefon kayıt makinesindeki ses
  • Little Nicky (2000) Deacon
  • Alias (TV Dizisi) (2001) McKenas Cole
  • BaadAsssss Cinema (2002) (belgesel)
  • Kill Bill (Vol. 1 (2003) Crazy 88 çete üyesi
  • Z Channel: A Magnificent Obsession (2004) (belgesel)
  • The Muppets’ Wizard of Oz (2005)
  • Grind House (2007) Tecavüzcü

Yapımcı olarak

  • My Best Friend’s Birthday (1987)
  • Past Midnight (1992)
  • Iron Monkey (1993) (2001 ABD dağıtımı)
  • Killing Zoe (1994)
  • Dört Oda (Four Rooms) (1995)
  • Gün Batımından Şafağa (From Dusk Till Dawn) (1996)
  • Curdled (1996)
  • God Said, ‘Ha!’ (1998)
  • From Dusk Till Dawn 2: Texas Blood Money (1999)
  • From Dusk Till Dawn 3: The Hangman’s Daughter (2000)
  • Daltry Calhoun (2005)
  • Freedom’s Fury (2005)
  • Hero (2002 Çin) (2004 ABD)
  • Hostel (2006)
  • Killshot (2006)
  • Grind House (2007)
  • Hell Ride (2006)
  • Hostel 2 (2007)

Dış bağlantılar

Kaynakça

Luc Besson

Posted in Kimdir? on Ağustos 26, 2007 by huysuz

sjff_02_img0583.jpg

Luc Besson, Fransız sinemacı ve film yapımcısı.

Özgeçmişi

Luc Besson, 18 Mart 1959 tarihinde Paris’te dünyaya geldi. Çocukluğunun bir kısmını, dalgıç eğitmeni olan ailesiyle dünyanın çeşitli yerlerini dolaşarak geçirdi. Okul yıllarında yaşından beklenmedik şekilde ileride çekeceği Le Grand Bleu (Derin Mavi1988) ve The Fifth Element (Beşinci Güç1997) filmlerinin taslaklarını hazırlayarak bu konudaki yeteneğini göstermiş oldu. On yedi yaşında geçirdiği ve dalgıçlık yapmasına engel olan bir dalış kazası sonucu yunuslar üzerinde uzman bir deniz biyologu olma hayallerine veda etti. Paris’e geri döndü ve sinema ile ilgilenmeye başladı. Filmlerin, ilgi alanlarını diğer sanatlar ile birleştirip sunmasına imkân veren bir yönü olduğunu keşfetti. Bunun üzerine çeşitli yapımlarda küçük görevler almaya başladı. Amerika Birleşik Devletleri’ne yerleşti ve üç sene sonra Fransa’ya geri dönerek kendi yapım şirketi olan Les Films de Loups (daha sonraları şirketin ismini Les Films de Dauphins olarak değiştirdi) şirketini kurdu.

İlk olarak çektiği L’Avant Dernier’yi ödüllü Le Dernier Combat izledi. Bu filmle ismini duyuran Besson, kısa aralarla çektiği filmleriyle ünlendi. Çektiği filmlerde hayatın farklı yönlerinde yaşayan insanları, aşklarını, mücadelelerini ve her şeye rağmen yalnızlıklarını resmeden Besson, hikayelerini sıradışı öğeler, çeşitli karakterler ve kendine has bir mizah ile anlatmaktadır. Fransız sinemasının dışına çıkan, popülerlik kazanan ancak bağımsız kalmayı başarabilen bir sinemacı olan Besson, 1999 yılında çektiği The Messenger: The Story of Joan of Arc filminden sonra, genç ancak yetenekli sinemacılara imkân sağlayabilmek için şirketi aracılığıyla yapımcılığa soyundu.

Birçok başarılı filme imza atan Besson bu filmleriyle yeni tartışmalara da sebep oldu. Kimilerince yeni nesil Fransız sinemacılar arasında en iyilerden biri olarak görüldüyse de, birçok kişi Fransız sinema tarihinde Luc Besson’a yer olmadığını savundu.

Filmleri

Yönetmenliğini yaptığı filmler şunlardır:

  • Angel-A (2005)
  • Messenger: The Story of Joan of Arc, The (1999)
  • Fifth Element, The (1997)
  • Léon (1994)
  • Atlantis (1991)
  • Nikita (1990)
  • Grand Bleu, Le (1988)
  • Subway (1985)
  • Dernier Combat, Le (1983)
  • L’Avant Dernier (1981)

Dış bağlantılar

http://tr.wikipedia.org/wiki/Luc_Besson“‘dan alındı

Stanley Kubrick

Posted in Kimdir? on Ağustos 26, 2007 by huysuz

kubana.jpg

26 Haziran 1928 – 7 Mart 1999. Amerikalı film yönetmeni. Teknik kusursuzluk arayışı, entelektüel sembolizmi, efsanevi mükemmelciliği ve ince detaylarıyla tanındı.Kariyerine New York’un Look dergisine amatör fotoğraflar çekerek başlayan Kubrick, kısa zamanda Look dergisinin fotoğrafçılarından biri oldu. İzlediği filmlerden çok daha iyisini yapabileceğine inanarak yönetmenlik yapmaya başladı. İlk filmleri, Fear and Desire, Killer’s Kiss ve The Killing ile kendisini ispatladı. Paths of Glory ve Spartacus ise onun iyi yönetmenler arasındaki yerini almasını sağladı.

1960′lı yıllarda Lolita filmini çekmek üzere İngiltere’ye giden Kubrick, yaşamının geri kalanını bu ülkede geçirdi. Dr. Strangelove, satirik Komedya’nın sinemadaki önemli örneklerinden biri olarak kabul edilir. Ancak Stanley Kubrick’i 20. yüzyılın en önemli yönetmenlerinden biri yapan, 1968 MGM Cinerama prodüksüyonu olan 2001: A Space Odyssey ve 1971 yapımı A Clockwork Orange’dır.

William Makepeace Thackeray’in bir romanının sinemaya uyarlanması olan Barry Lyndon , Jack Nicholson’ın oynadığı The Shining, yaklaşık 7 yıl çalıştığı savaş filmi Full Metal Jacket ve son anda yapmaktan caydığı A.I.:Artificial Intelligence Kubrick efsanesini sürdüren filmler oldular.

Arthur Schnitzler’in Traumnovelle romanından uyarlanan ve Tom Cruise ile Nicole Kidman’ın oynadıkları Eyes Wide Shut’ı bitirdikten birkaç gün sonra ölen Kubrick, Childwickbury Manor, Hertfordshire, İngiltere’de toprağa verilmiştir.

Filmografisi

  • Eyes Wide Shut (Gözleri Tamamen Kapalı) (1999)
  • Full Metal Jacket (1987)
  • The Shining (1980)
  • Barry Lyndon (1975)
  • A Clockwork Orange (Otomatik Portakal) (1971)
  • 2001: A Space Odyssey (1968)
  • Dr. Strangelove or: How I Learned to Stop Worrying and Love the Bomb (1964)
  • Lolita (1962)
  • Spartacus (Spartaküs) (1960)
  • Paths of Glory (1957)
  • The Killing (1956)
  • Killer’s Kiss (1955)
  • The Seafarers (1953)
  • Fear and Desire (1953)
  • Day of the Fight (1951)
  • Flying Padre (1951)

Dış Bağlantılar

http://tr.wikipedia.org/wiki/Stanley_Kubrick“‘dan alındı

2001: Bir Uzay Destanı (2001: A Space Odyssey)

Posted in Sinema on Ağustos 26, 2007 by huysuz

2001: Bir Uzay Destanı (İngilizce: 2001: A Space Odyssey), 1968 yılında Stanley Kubrick tarafından yönetilen bilimkurgu filmi. Senaryosu Kubrick ve ünlü bilimkurgu yazarı Arthur C. Clarke tarafından kaleme alınmıştır.Stanley Kubrick, Dr. Garipaşk filmini bitirmesinin üzerine bir bilimkurgu filmi çekmek ister; filme dönüştürülebilecek bir fikir geliştirmek üzere bilimadamı ve bilimkurgu yazarı Arthur C. Clarke’a danışır. Clarke da “Sentinel” adlı kısa öyküsünü önerir. Bunun üzerine önemli bir ortaklık kurulur: Kubrick ve Clarke, eleştirmenler, sanatçılar ve izleyiciler tarafından sıklıkla en başarılı bilim-kurgu olarak anılan “2001: A Space Odyssey”i kurmaya başlarlar; Kubrick senaryoyu yazıp, geliştirirken, Clarke da aynı ismi taşıyan romanı yazar. Stanley Kubrick’in isteği üzerine, bu roman filmin gösterime girmesinden sonra yayınlanır.Film, alışılageldik anlatım yöntemlerinin dışına çıkması, zamanına göre son derece şaşırtıcı olan görsel efektleri, uzun süresi ve gösterime girdiğinden beri tartışılan sonu (Yıldız-çocuk sekansı) ile sinema tarihinde ün kazanmıştır.

2001-pf2125.jpg

Yapım

2001: Bir Uzay Destanı, Super Panavision 70 ile 65mm negatif film kullanılarak çekilmiştir. Gösterime giren baskılar Technicolor renklendirme aktarımı işlemi ile üretilmiştir.

Gösterim

Filmin ABD ilk gösterimi 2 Nisan 1968 de Washington’daki Uptown Salonunda gerçekleşmiştir. Orijinal gösterim altı izli steryo manetik ses izi ile 70mm projeksiyon biçiminde yapılmıştır. Projeksiyonun kenar oranı 2.21:1 dir. Film 1968 kışında başlayacak genel gösterim için 35mm anamorfik biçimde de dağıtılmıştır; bu baskılarla beraber dört izli manyetik steryo veya optik mono ses izi mevcuttur.

Filmle İlgili Notlar

Uyarı: Yazının devamı, eserin konusu hakkında ayrıntılı bilgi içermektedir.

Filmin en önemli karakterlerinden süper-bilgisayar HAL’in adının IBM kısaltmasındaki harflerden bir önceki harfe gidilerek oluşturulduğu söylense de Arthur C. Clarke, bunun tamamen rastlantısal olduğunu belirtmiştir.

2001.jpg

Filmden bir sahne : Silahın keşfi

Filmin ilk bölümünde, bir maymun-adam alet kullanmayı öğrenmesini kutlarken elindeki uyluk kemiğini havaya fırlatır; bu kemiğin düşüşe geçerken bir uzay gemisine döner ve filmin ikinci bölümü başlar. Bu kesme, “jump-cut”, sinema tarihinin en geniş zaman atlaması yapan kesmesidir. Bir diğer can alıcı sahne de iki astronotun, uzay gemisinin her şeyini yöneten süper bilgisayar HAL’den gizli yapmaya çalıştıkları konuşma sırasında, HAL tarafından dudaklarının okunduğunu gösteren sahnedir. Filmde pek çok detay gizlidir. Uzay boşluğunda hiçbir sesin duyulmaması gibi.Filme konu romanın devam serileri yayımlanmıştır. Filmde HAL ile kaptanın satranç oynadığı sahnede, HAL, siyahla İspanyol Açılışı’nın Marshall Gambiti varyasyonu ile kaptanı yenmiştir.

Kubrick’in bu film için kurduğu setleri, daha sonra yeniden kullanılamamaları için kırdırdığı söylenir.

Bilimsel gerçeklik

Genel anlamda film üst düzeyde gerçekçidir, ses olmayan ve uzay gemisinin de ses üretmediği hassas bir uzay ortamı(hemen hemen vakum) ile yapılmış en gerçekçi bilim kurgu filmlerinden biridir.

Filme gerçekçilik veren diğer bir unsur da uzay aracı Discovery’nin ağırlıksız güvertesidir. Film, yapay yerçekimi sağlayan “Döner Tekerlek” içindeki etkileyici çekimlerle, HAL in tamiratı ve kapatılması gibi tekerlek dışındaki ağırlıksız sahneler arasında karşıtlık kurarak buna dikkat çekmektedir. Pod bay içindeki yürüyüş sahneleri, garip derecede yavaş olan yürüyüş adımlarını da açıklayan kedi dili benzeri kumaş kaplamalı taban ile açıklanabilir.

Buna rağmen film bazı açılardan bilimsel gerçekçiliği yakalayamamıştır:

  • Ay tepelerinin yükseklikleri aşırı varsayılmıştır, film Apollo Programı’nın bulgularından önce yapıldığı için meteor erozyonu az varsayılmıştır.
  • Ay günleri yaklaşık bir Yer ayı sürmektedir, dolayısı ile güneşin yükselişi çok hızlıdır.
  • Clavius üssündeki yer çekimi Ay’dan çok Yerdekine benzemektedir.

Öngörüleri

Filmin gelecekle ilgili bazı öngörüleri gerçekleşmemiştir

  • Ayda kurulmuş koloniler
  • Jüpiter’e insanlı seyahat
  • İnsanı derin uyku kipinde yaşatabilecek teknoloji
  • HAL’in insan kadar gelişmiş konuşma, anlama ve kendini ifade yetileri (o seviyeye ulaşan bilgisayarlar yapılamadı)
  • Pan Am ve Bell System (2001 yılını göremediler.)
  • 2001 yılında Sovyetler Birliği ve Amerika ile değişmiş olan ilişkileri

Gerçekleşen öngörüler

  • Bilgisayar içeren cihazlar
  • Düz ekran bilgisayar monitörleri (filmde arkadan projeksiyon ile benzeştirilmiştir)
  • Küçük, taşınabilir, düz ekran televizyonlar
  • Geniş açılı uçuş televizyon ekranları
  • Can sıkıcı uzay yolculuğu
  • Uzay araçlarında cam kokpit
  • Çoklu TV kanalları
  • 1960′lardakinden daha çok basamaklı telefon numaraları
  • IBM ve Hilton otelleri gibi şirketlerin 2001′e kadar kadar hayatta kalmaları
  • Ortalama bir insan oyuncuyu yenebilecek yetenekte bilgisayar

Geminin bir takım Fortran kodu ve şematik çizimler gösteren bilgisayar arayüzü, genellikle, grafiksel kullanıcı arabiriminin yanlış öngörüsü olarak görülmekle birlikte, gömülü sistemler çoğunlukla benzeri arayüze sahiptir. Bu öngörünün gerçekleşmişliği tartışmalıdır.

Uyarı sonu.

Dış bağlantılar

  • Kubrick 2001 aralarında Türkçe’nin de bulunduğu çok sayıda dilde filmin ne anlatmak istediğini anlatıyor

http://tr.wikipedia.org/wiki/2001:_Bir_Uzay_Destan%C4%B1_%28film%29“‘dan alındı

Bir Rüya İçin Ağıt (Requiem For A Dream)

Posted in Sinema on Ağustos 26, 2007 by huysuz

Aktör Rölü
Ellen Burstyn Sara Goldfarb
Jared Leto Harry Goldfarb
Jennifer Connelly Marion Silver
Marlon Wayans Tyrone C. Love
Christopher McDonald Tappy Tibbons
Louise Lasser Ada
Marcia Kurtz Rae
Janet Sarno Mrs. Pearlman
Suzanne Shepherd Mrs. Scarlini
Joanne Gordon Mrs. Ovadia
Charlotte Aronofsky Mrs. Miles
Mark Margolis Mr. Rabinowitz
Sean Gullette Arnold The Shrink

requiem_for_a_dream.jpg

 

Bir Rüya İçin Ağıt (Requiem For A Dream) 1978 Hubert Selby, Jr. ‘ün romanından, 2000 yılında sinemaya uyarlanan, yönetmenliğini Darren Aronofsky’nin yaptığı ve başrollerini Ellen Burstyn, Jennifer Connelly, Marlon Wayans ve Jared Leto’nun paylaştığı bir trajedi filmidir. Ellen Burstyn bu film ile 2000 Akademi Ödülleri En İyi Aktris ödülüne aday olup elenmiştir.

Uyarı: Yazının devamı, eserin konusu hakkında ayrıntılı bilgi içermektedir.

Film uyuşturucu bağımlısı 4 karakteri anlatmaktadır. Her şey istedikleri gibi başlar. Geçimlerini uyuşturucu satarak kazanmaya karar veren Harry ve Tyrone için her şey gayet güzel başlamıştır. Hayli para kazanırlar. Aynı zamanda Sara Goldfarb hayallerini süsleyen televizyona çıkma fırsatını yakalamıştır. Sürekli rüyasında televizyonda kırmızı elbisesi ile seyircileri selamladığını görür. Kırmızı elbisesini bulur. Fakat kendisine küçük gelmektedir. Bu elbisenin kendisine gelebilmesi için

ne gerekiyorsa yapmaya hazırdır. İşte her şey o zaman başlar. Diyet yapmaya başlayan Sara, komşusunun tavsiyesi üzerine doktora gider. Doktor ona kullanması için haplar verir. Bu haplar Sara’nın yerinde duramamasını, sürekli iş görmesini sağlamaktadır. İşleri iyi giden Harry annesine yeni bir televizyon alır. Götürdüğünde annesinin durumunu gören Harry çok üzülür, ve hapları birdaha kullanmaması gerektiğini söyler.

Film Müzikleri Albümü

Film Müzikleri Albümü Clint Mansell ve Kronos Quartet tarafından derlenmiştir. Albümdeki parçalar şuan haber bültenlerinde ve bazı diğer filmlerin fragmanlarında kullanılmaktadır. “Lux Aeterna”, Da Vinci Şifresi, Yüzüklerin Efendisi’nin fragmanlarında kullanılmıştır.

Dış Bağlantılar

http://tr.wikipedia.org/wiki/Bir_R%C3%BCya_%C4%B0%C3%A7in_A%C4%9F%C4%B1t“‘dan alındı.

Otomatik Portakal

Posted in Sinema on Ağustos 24, 2007 by huysuz

aclockwork.jpg

Otomatik Portakal, Anthony Burgess’in aynı adlı yapıtından uyarlanan 1971 yapımı 137 dk.’lık Amerikan filmi. Filmin yönetmeni Stanley Kubrick’tir.

Konu

Britanya’da endüstri sonrası bir şehirdeki, ahlaki değerlerin birbirine karıştığı, iyi ve kötünün ayırt edilemez hale geldiği bir toplumda, gençlerden oluşan bir çetenin insanlara uyguladıkları şiddeti ve Alex üzerinden insan doğası ve toplumsal değerlerin çatışmasını konu eder.

Bir holigan olan Alex (Malcolm McDowell) adlı gencin zaman geçirmek için üyesi olduğu punk çetesi ile beraber işledikleri birçok şuçtan sonra çete ile ayrılığa düşünce onlar tarfından ihbar edilmesini ve polis tarafından beyninin yıkanarak topluma kazandırılma metodu ve sonrasını anlatır.

Filmdeki Şiddet Unsuru Üzerine Anekdot

Otomatik Portakal’ın, Kubrick’in en çok konuşulan yapımlarından biri olmasının nedeni içerdiği şiddet unsurları ve şiddete bakış açısı olarak gösterilebilir. Ama bu eleştirilerin bir çoğu filmin asıl amacı görmezden gelinerek yapılmış yıkıcı amaç taşıyan eleştirilerdir. Kubrick’in filmdeki amacını şöyle özetleyebiliriz; her insanın içinde şiddet arzusu vardır, bu inkar edilemez bir gerçektir. Filmin şiddete bakış açısı ise sanat toplumsal yabancılaşma üzerinedir. Baş karakter Alex’in bir Beethoven hayranı olması, onun resmine her baktığında gözlerinde şiddeti görmesi, 9. senfoniyi dinlediğinde bir şiddet eyleminden sonraki rahatlığı hissetmesi, sanatta şiddet temasından izler taşıdığına yeterli bir kanıttır. Ayrıca soymak için girdiği evde sanat hayranı olduğunu ileri süren kadının Beethoven büstü ile Alex’i kovalaması da sanat, şiddet ve ironiyi birbiri ile bütünleştiren bir imgelemdir. Öte yandan toplum yapısı Alex’i şiddete de sürüklemiştir. Çünkü aksi takdirde arkadaşlarıyla ilişkileri kesilecek, “Gülüver”ini (kafasını,zekasını) istediği zaman, istediği gibi kullanamayacaktır (filmdeki cinsel ilişkilerde de bir şiddet arzusu görülür. Alex’in iki genç kız ile olan, hızlıca gelişen ve bir anda biten ilişkisini hatırlayalım.). Fakat filmde gelişen olaylar nedeniyle şiddet arzusunu kaybeden Alex toplum tarafından reddedilmeyi, itilmişlik duygusunu hissedecek ve ironi filmin tümüne yayılacaktır.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Otomatik_Portakal_%28film%29“‘dan alındı.

Yönetmen Stanley Kubrick
Yapımcı Stanley Kubrick
Senaryo yazarı Anthony Burgess ‘ın romanından Stanley Kubrick tarafından senaryolaştırılmıştır.
Oyuncular Malcolm McDowell
Patrick Magee
Görüntü yönetmeni John Alcott
Kurgu Bill Butler
Film müzikleri Wendy Carlos
Rachel Elkind
Yapım yılı, ülkesi 1971 , UK
Yapım şirketi Warner Bros.
Dağıtım şirketi Warner Bros.
Süre 136 dak.
Dil İngilizce
Bütçe $2,200,000
Diğer adlar Otomatik Portakal
IMDb sayfası

Elvis Presley (8 Ocak 1935 – 16 Agustos 1977)

Posted in Müzik on Temmuz 28, 2007 by huysuz
8 Ocak 1935′te Tupelo, Missisippi’de dogdu. Çocuklugu boyunca Pentecostal kilise korosunda sarki söyledi. 1948 yilinda ailesi Memphis’e yerlesti. Blues ve caz müzikle tanismasi ve bu müzik türlerine ilgi duymasi onu sarki söylemeye itti. 1953 yilinda Lise’den mezun oldugunda daha 18 yasindayken müzik firmalarinin kapisini asindirmaya baslamisti. ‘My Happiness’ ve ‘That’s When Your Heartaches Begin’ parçalarini annesine dogum günü armagani olarak yazmisti. Memphis Recording ve Sun Recording’e giderek sesini dinlemelerini istedi. Plak yapimcisi ve müzik sirketi sahibi Sam Phillips Elvis’in ses tonundan ve müzik tarzindan çok etkilendi.

1954 yilinda Gitarda Scotty Moore, bas gitarda Bill Black ile birlikte üçlü ilk stüdyo kayitlarini yaptilar. “That’s All Right” ve “Blue Moon of Kentucky” country, blues tarzinda hareketli rock’n roll parçalariydi. Sun Records’la yaptigi kontrat RCA Record firmasina satilinca yavas yavas kariyer basamaklarini tirmanmaya baslamisti. Bu siralarda çikardiklari 5 single gençlerin ilgisini çekerek müzik listelerinde ilk On’a girmeye baslamisti. Bu 5 single içinde en ilgi çeken parça ise “I Forgot to Remember to Forget” ti ve Country listelerine 1 numaradan girmisti.
1973 yilinda esinden bosanan Elvis Presley, 1977 yilinda Indianapolis’deki son konserinden sonra 16 Agustos 1977 tarihinde öldü. Ölümünden sonra açiklama yapan Doktor Jerry Francisco ölümüne kalp yetmezliginin neden oldugunu söyledi.Tüm dünyada milyonlarca hayrani bulunan Elvis Presley, Rock’n Roll müziginin öncüsü, krali ve babasi olarak anilir.Onlarca filmde oynamistir ve milyonlarca insani eglendirmistir. Kral’in cenaze törenine yüzbinlerce hayrani ve seveni katilirken, o dönemin A.B.D. Baskani Jimmy Carter üzerine resmi bir bassagligi yayinlamis, Elvis Presley’in Graceland’daki evi ise daha sonra müzeye çevrilerek önemli bir turizm mekani haline dönüstürülmüstür.
Kaynak : wikipedia

Madonna Louise Veronica Ciccone Ritchie, (16 Agustos 1958)

Posted in Müzik on Temmuz 28, 2007 by huysuz

ABD’li sarkici, müzisyen, dansçi, aktris, prodüktör, yazar ve moda ikonu’dur. Madonna, Pop Müzigin Kraliçesi olarak bilinmektedir. Yüksek enerjili sahne performanslari ile ünlü olan sanatçi, çalismalarinda; erotik, politik ve dini temalari kullanmasiyla da taninir.

2000 yilinda, 130 milyonluk albüm satisi ile “Tüm zamanlarin en basarili solo kadin sanatçisi” sifatiyla Guinness rekorlar kitabi ([1])’na girmistir. 2005 yilinda, sanatçinin plak sirketi Warner Bros, Madonna’nin albüm satislarinin 200 milyonu geçtigini, ayni yil Rolling Stones dergisi ise Madonna’nin dünya çapinda 250 milyondan fazla albüm sattigini açiklamistir. (IFPI 2005 Raporu]]’na göre; 1982 ile 2005 yillari arasinda 275.000.000′dan fazla yasal kayit satislariyla tüm zamanlarin en çok satanlar siralamasinda dördüncü olarak yer almanin yani sira (ilk üç: Beatles, Elvis Presley, Michael Jackson)

“Tüm zamanlarin en çok satan kadin sanatçisi” unvanina sahiptir.
Kaynak ve devami icin : http://tr.wikipedia.org/wiki/Madonna

Bir Dilim Suç (Layer Cake)

Posted in Sinema on Temmuz 17, 2007 by huysuz


New York Magazine’den Ken Tucker’a gore ‘Layer Cake’, ‘Get Carter’ ve ‘The Long Good Friday’ gibi parlak İngiliz gangster filmlerinin izinden gidiyor ve o denli küstah, vahşi ve zekice.

Daniel Craig, kontrol altındaki panik havasını başarıyla iletiyor. Gerilim, hiciv ve keskin bir mizahın oluşturduğu zengin kıvamlı tabakalar, ‘pasta’yı iyice kabartmış.

Ateşten Kalbe, Akıldan Dumana’ ve ‘Snatch / Kapışma’nın yapımcısı Matthew Vaughn’ın filmi ‘Bir Dilim Suç’ta Daniel Craig, Colm Meaney, Kenneth Cranham, George Harris, Jamie Foreman, Sienna Miller ve Michael Gambon oynuyor.

“Doğarsın, ananı bellerler. Dünyaya açılırsın, ananı bellerler. Tepelere tırmandıkça, ananı belleyen daha az olur. Ne zaman ki kaliteli bir ortama girersin, ananın bellenmesi nasıl bir şeydir unutursun. Kat kat kremalı pasta böyle bir şeydir işte.”

FİLMİN ÖYKÜSÜ
Havalı, şık ve terbiyeli kahramanımız (Daniel Craig) herhangi bir işadamı gibi görünür. Kokain ve ekstaziyi diğer mallardan farksız gördüğünden, hiç ellerini kirletmeden veya adını ön plana çıkarmadan bir servet kazanmıştır. Kötü yollardan kazandığı paraların sefasını sürecek kadar gençken, emekli olmayı tasarlamaktadır.

Birkaç gün içinde bu işlerden temiz bir şekilde elini eteğini çekeceğini hesap etmektedir. Daha doğrusu planı budur. Ama her zamanki gibi, evdeki hesap çarşıya uymaz.Patronu Jimmy Price (Kenneth Cranham) ondan iki iyilik yapmasını ister. Suç dünyasında güçlü bir isim olan Eddie Temple’ın (Michael Gambon) uyuşturucu bağımlısı kızı kaybolmuştur ve Price onun izinin bulunmasını istemektedir. Basit bir iş gibidir …


YAPIM HAKKINDA
‘Bir Dilim Suç’, uluslararası başarı kazanmış ‘Lock, Stock and Two Smoking Barrels / Ateşten Kalbe, Akıldan Dumana’ ve ‘Snatch / Kapışma’nın yapımcısı Matthew Vaughn’un yönettiği ilk film.
Senaryosunu aynı adlı kendi romanından yazar J.J. Connolly’nin uyarladığı filmin yapımcılığını Vaughn’un yanı sıra David Reid ve Adam Bohling üstlenmiş. İdari yapımcı Stephen Marks, görüntü yönetmeni Ben Davis, kurgu Jon Davis, sanat yönetmeni de Kave Quinn.Layer Cake (Kat Kat Pasta), suçluların dünyası olsun olmasın, İngiliz toplumunun farklı katmanlarına yönelik bir mecaz” diyor yönetmen Matthew Vaughn.“Film, uyuşturucuların her yere yayılmış olduğunu, kim olursanız olun, nerede olursanız olun, uyuşturucudan, mal satın almaktan ya da suçlularla haşır neşir olmaktan sadece bir adım ötede olduğunuzu gösteriyor.



Filmin Künyesi
Yönetmen: Matthew Vaughn
Senaryo: J.J. Connolly
Görüntü Yönetmeni: Ben Davis
Kurgu: Jon Harris
Müzik: İlan Eshkeri, Lisa Gerrard
Yapımcı: Adam Bohling, David Reid, Matthew Vaughn
Yapım yılı ve ülkesi: 2004, İngiltere
Tür: Gerilim / Macera
Süre: 105 dk.
Dağıtımcı: Barbar Film

Oyuncular:
Daniel Craig (XXXX)
Tom Hardy (Clarkie)
Jamie Foreman (Dük)
Sally Hawkins (Slasher)
Burn Gorman (Gazza)
Brinley Green (Nobby)
George Harris (Morty)
Tamer Hassan (Terry)
Colm Meaney (Gene)
Marcel Iures (Slavo)
Francis Magee (Paul )
Dimitri Andreas (Angelo)

Aşk Yazım (My Summer of Love)

Posted in Sinema on Temmuz 17, 2007 by huysuz


‘Aşk Yazım’, aşk ve sadakatin imkansız olduğu bir dünyada, her ikisi için yaşanılan mücadelenin gizemli ve sarsıcı hikayesi. Yapım, 2005 BAFTA Ödülleri’nde En İyi İngiliz Filmi seçildi.

Bir çok ödül kazandığı ‘Last Resort’ filminden sonra, yazar/yönetmen Pawel Pawlikowski, bir sayfiye kasabasında aşk ve din temasına tekrar geri dönüyor. “Aşk Yazım”daki iki kahraman birbirlerinden bu kadar farklı olamazlardı. Fakat birbirlerinden farklılıkları onları gene birbirine çeken ve etkileyen şeydi. Her biri ötekinde olanı istiyor ve her biri ötekini aldatıyor” diyor Pawlikowski.

FİLMİN ÖYKÜSÜBir yaz, iki genç kız (Natalie Press ve Emily Blunt) duygusal ve fiziksel keşifleri ile yepyeni bir dünya ile tanışır. Mona (Natalie Press) hassas dış görünümünün arkasında henüz işlenmemiş bir zekaya sahip, tekdüze yaşamının içinde bir şeyler olmasını arzulayan biridir. Tamsin (Emily Blunt) ise iyi eğitimli, şımarık, havalı ve yaşamla dalga geçen biridir. Tamamıyla birbirlerinin zıttı olan 2 genç kız, ilk tanışmalarında birbirlerine karşı temkinli yaklaşırlar. Fakat zamanla aralarındaki soğukluk karşılıklı etkilenmeye, eğlenceye ve cazibeye dönüşür. Mona heyecanlarını ve arzularını deneyimlemenin keyfini çıkarmaktadır. Geçmişte suç işlemiş abisi Phil’in (Paddy Considine) dine fanatik olarak yönelmesi ve kendisine empoze etmeye çalışması, kızlar için gergin bir ortam yaratır. Her şeye rağmen iki genç kız, birbirlerine öğretecekleri ve deneyimleyecekleri bir çok şeyin olduğunu keşfedeceklerdir. Fakat Tamsin’in “Asla ayrılmamalıyız” sözlerine, Mona gerçekten güven duyabilecek midir? Aşk ve sadakat beraber varolabilir mi?ÖDÜLLER 2005 BAFTA En iyi İngiliz filmi 2005 Directors Guild of Great BritainEn iyi yönetmen2005 Evening Standard British FilmEn iyi senaryo ve en iyi yeni aktris 2005 London Critics CircleEn iyi yeni aktris2004 Edinburgh Film FestivalEn iyi yeni İngiliz filmiADAYLIKLAR VE ÇEŞİTLİ FESTİVALLER 2004 British Independent Film AwardsEn iyi yönetmen dahil 5 dalda 2004 Dinard British Film FestivalEn iyi yönetmen 2004 Toronto Film Festival 2005 Avrupa Film Festival 2005 Linz Film Festival2005 Seattle International Film FestivalFilmin KünyesiYönetmen: Pawel Palikowski Roman: Helen CrossSenaryo: Pawel Pawlikowski ve Michael Wynne Görüntü Yönetmeni: Ryszard LenczewskiKurgu: David CharapMüzik: Alison Goldfrapp, Will Gregory Yapımcı: Tanya Seghatchian, Christopher CollinsOyuncularNathalie Press, Emily Blunt, Paddy Considine, Dean Andrews, Michelle Byrne, Paul Antony-Barber, Lynette Edwards, Kathryn Sumner.

Zindan Adası’ndan mektup var!

Posted in Kitap on Temmuz 17, 2007 by huysuz
‘Zindan Adası’ndan mektup var!
Artemis Yayınları’nın, yabancı yazarları arasına kattığı yeni isimler arasında arasında ‘Mystic River – Gizemli Nehir’den tanınan Dennis Lehane de bulunuyor.

Dennis Lehane, 2001 yılında kaleme aldığı mavi-yaka Boston sokaklarında geçen ‘Mystic River’ (Gizemli Nehir) kitabıyla edebi çevrelerin dikkatini çekti. Şimdiden ulusal ‘çok-satan’ başarısını elde eden (ve PEN/Winship Ödülleri’nde finale kalan) ‘Gizemli Nehir’, Clint Eastwood’un yıldız oyuncularla çektiği filmle de hayat bulmuştu. Yazar, bu kez ‘Zindan Adası’ isimli romanı ile Türk okurla buluşuyor.

Lehane, bu psikolojik macera kitabı boyunca, zihni allak bullak eden beklenmedik olayları art arda diziyor ve okuyucuları romanın sonuna dek sürüncemede bırakıyor.

Dave Weich: Zindan Adası kitabına, Gizemli Nehir’i bitirir bitirmez başladım. Çok çabuk okudum, sayfaları çevirdim, çevirdim, çevirdim…Dennis Lehane: En yeni kitaplarımla ilgili ne hissedeceğimi hiçbir zaman bilmiyorum, kitabı sevip sevmediğime karar verebilmek için bir süre uzak kalmaya ihtiyacım oluyor, ama Zindan Adası romanındaki en güzel şey, tam da yapmak için yola çıktığım şeyi başarmış olmam. Yapmak için yola çıktığım şey geçerli ya da kayda değer olsun veya olmasın, bu yargıya sonradan varılacak.

Dave: Ne için yola çıkmıştınız?Dennis Lehane: Sanırım ben, doğam gereği zıt bir insanım, bu yüzden de Gizemli Nehir, bir tür olmanın aksine, edebiyat olarak görülüp onurlandırıldığında, buna çok da minnettarım, bir yandan havalara uçuyordum çünkü yapmak istediğim şey buydu. Ama zıt yanım ortaya çıktı ve şöyle dedi, “Eğer böyle anladılarsa, bir yerlerde bir hata yapmış olmalıyım.” Böylece de, Shutter Island’ı yazarken gotik geleneğine ama aynı zamanda B tipi filmlere ve ucuz (pulp) romanlara da hürmeten bir kitap yazacağımı ve üzerinde çalıştığım bölümlerin, alt-konunun halihazırda görünür olmayacağını söyledim. Kitap saf bir eğlence düzeyi içinde gidiyor. Eğer geri dönüp başka hangi düzeylerde gittiğini görmek istiyorsanız, harika. İstemiyorsanız, ona da tamam. Plan buydu. Kitabı bitirdiğimde de, bunu becerdiğimi düşündüm. Kafamda, Bronte kardeşler ve Don Siegel’in Invasion of the Body Snatchers kitabının bir kırması bulunuyordu. Dave: Bunu söylemeniz komik çünkü yirmi dakika önce ofiste, Zindan Adası kitabını, Uğultulu Tepeler romanı bağlamında konuşuyor, Zindan Adası mekanlarını bataklıkların münzevi ortamıyla karşılaştırıyorduk. Zindan Adası’nda siz de buna benzer bir şekilde, insanları dünyanın geri kalanında ayrı bir yere koyuyorsunuz ve temelde, her şey olabilir. Lehane: Bu adamları bir adaya koyma, sonra da yirminci yüzyılın bütün geleneklerini ortadan kaldırma arzum vardı. Telgraf yok, radyodan iletişim yok… hiçbir şey yok. Bir kasırgada, adanın tekindesiniz. Boston doksan kilometre uzakta olabilir ama Avustralya’dan bir farkı kalmaz çünkü iletişim kuramıyorsunuz. Gotik kitaplardaki karanlık ve fırtınalı gece fikrinden sonra olan bitenin çoğu buydu. Tüm bağlar ve iletişim yok olmuş, böylece de doğayı denetleme konusundaki yanılsamalar gitmişti. Bu adamlar orada işte, evet rütbeleri var. Onlara iyi şanslar diliyorum. Dave: Gizemli Nehir’den daha ürkütücü. Lehane: Büyük bir kapalı alan korkusu yaratma çabası peşindeydim. Chuck’ın Teddy’ye, “Biliyorsun, şaka bir yana, burada gerginleşmeye başlıyorum,” dediği, kitapta elli sayfa kaplayan bir bölüm var. Ve ben o ânı en az elli sayfa daha sürdürmemeye niyetliydim ama tam yazarken şöyle düşündüm, Neden sürdürmeyeyim ki? Okuyucu akıllı. Okuyucu orada oturmuş şöyle demiyor ki, Umarım yanlış bir şey olmuyordur oğlum. Dedim ki, Bırakalım pedalı, dönsün. Gidelim. Ve kitap o noktadan sonra bir daha hiç durmuyor. Yani, bu ortam kasıtlı yapılmıştı. Mengene sıkışmaya devam ediyor. Kitabın “dört günlük” yapısı… İkinci Gün’ün sonunda avuçlarınız yapış yapış oluyor, ya da yazar olarak, ben öyle istiyorum. Üçüncü gün geldiğinde sıyırmaya başlıyorsunuz. Ben yazarken öyleydim. Teddy gibi rüyalar görmeye başladım, düzenli olarak bunalıma girdim. Tırmandığım bu kitap…Bunu yarı yarıya şaka takılarak söylüyorum ama kitabın son çeyreğini çok hızlı bitirdiğime inanıyorum çünkü iyi bir uyku çekmek istiyordum. Durmaksızın rüyalar görüyordum ve bunlar beni çıldırtıyordu. Kafamda sürekli rüyalar kuruyordum, sonra yatağa girince onları görmeye başlıyordum. Yorucuydu işte.Dave: Gizemli Nehir ondan önce yazdığınız kitaplardan ayrılış noktasıydı. Şimdi, Zindan Adası kitabıyla bir kez daha büyük bir adım attınız. Bu daha büyük bir ‘hodri meydan’ mıydı?Lehane: Farklı bir hodri meydandı. Çok farklı bir yolda ilerliyordu. Gizemli Nehir kitabını, bir başka Gizemli Nehir yazarak takip edemeyeceğimi söylüyordu. Sanatsal açıdan, hiçbir anlamı da yoktu zaten. O zaman niye 360 derece dönüp, her zaman tutkun olduğum bir şeyle, yani gotikle oynamayayım? Bunu yaptım. Dave: Gizemli Nehir kitabının havası vardı biraz… Adeta arka planda Springsteen çalıyor gibi, ondan ismen bahsediyor musunuz hatırlamıyorum ama. Lehane: Bahsediyorum. Ondan daha önce söz ediliyor. İpucu olarak. Sadece şöyle diyerek, “Bunu şimdi dışarı çıkarıyorum.”Dave: Bu bir polis kitabı değil. Polisle ilgili bir olaya karışan insanlarla ilgili bir öykü bu. Lehane: Doğru. Gizemli Nehir’deki polis süreciyle ilgili yerler, burada en az önemli olan şey. Bunu kim yaptı? Kimin umurunda? Yani sonuçta kitap, bu tek bir ölümün, bu kadınla temas kurmuş her bir kişi üzerindeki sonuçlardan her biriyle ilgili. Bir kişinin ölümünün, insanın içini gıcıklaması etmenine sayfalarca yer verilen, karakterlerin öldürülmek için ortaya çıkarıldığı bir 13. Cuma filmi gibi kitapları okumaktan yorulmuştum. Onları üç dakikalığına tanıştıracağız, sonra da onları silip temizleyeceğiz. Gizemli Nehir için demiştim ki: Bir kişi ölecek ve bu herkesin canını yakacak. Acıdan da öte yakacak. Kitabın düğüm bölümünü bu yüzden, sanırım 120-130 sayfa civarında sermedim. Kızın öldüğünü biliyorsunuz. Ama anne ve babanın keskin ıstırabını hissediyorsunuz çünkü kıza ne olduğunu bilmiyorlar. Öldü mü? Ölmedi mi? Nehirde mi? Roman, kızın içinde yaşadığı dünyanın toplumsal dokusuyla ilgili bir kitap halini aldı. Katil-kim meselesi orada ama düşündüğüm son şey o. Gizemli Nehir için her zaman, küçük ölçekte yaşamlarla ilgili destansı bir öykü yazmak istiyordum derim. Bir opera gibi oynanmasını istiyordum. O kitapta olaylara çok erken girdim şüphesiz, özellikle de kızının ölü olduğunu fark eden babayla ilgili sahnede. O sahneyi yazışımı hatırlıyorum, Bu ya işe yarayacak ya da yüzüne gözüne bulaşacaktı, çünkü bu yapabildiğim en yüksek seviyeli operaydı. Mesele insanlardı tabii, karakterler, kader duygusu, trajedi duygusuydu. Roman daha başından trajedi olarak biçilmişti, kim olduğunuzdan kaçmanın trajedisi, ki bu da, kitaptaki herkesin peşinde olan bir şeydi. Dave: Bunun ayrılamaz bir parçası da komşuluktu. Lehane: Bu kavram büyük olasılıkla kitaptaki en büyük karakterdi. Dave: Bütün romanlarınız Boston ve çevresinde geçiyor. Lehane: Bütün romanlarım. İlk beşi Dorchester’da, altıncısı bir yer oluşturmak için bir araya getirdiğim dört mahallenin karışımından meydana gelen Buckingham’da. Zindan Adası Harbor Adaları’nda. Dave: Gizemli Nehir eve yakın olanı, mekan gittikçe en kanlı canlısı gibi görünüyor. Baştaki plan bu muydu? Lehane: Birinci satırdan itibaren. Gizemli Nehir kitabından bir bölümü, bir okuma gününde yüksek sesle okuduğum zaman, sonrasında insanlar yanıma gelip şöyle diyor, “Biliyor musunuz, ne kadar komik olduğunu daha önce hiç fark etmemiştim.” Her şey seste bitiyor. İlk beş kitabım… İçlerinde bir sürü laf yarışı vardı, bir sürü hızlı konuşma. Gizemli Nehir’de bence sadece iki tane çok komik satır var. Ama kitapta konuşan ses bence komik bir ses. Esprili. Barda oturan herifin teki, anlatacak çok büyük bir öyküsü var ve o, bunun büyük bir öykü olduğunun bilincinde. Sizi bağlıyor, iyi vakit geçirtiyor. O ses pop müzikten etkilenerek düzenlenmiş bir sesti. Springsteen hayranıydım. Kitabı yazarken bir sürü Rolling Stones ve Red Hot Chilli Peppers dinledim. Kitapta daimi bir renklilik olsun diye uğraşıyordum çünkü kitabın kendisi o kadar karanlık ve trajikti ki, sizi taşıyan şey sesti. Şöyle diyordu, Tamam bu iç karartıcı bir ağıt değil. Bu, trajik bir olaya açık-yürekli bir bakış. Sanırım bu konuda gerçekten mutluyum. O kitap şimdiye kadar en heyecanlandığım kitap, ama dediğim gibi Zindan Adası için bu kadar heyecanlanamam çünkü onunla ilgili bir duygum yok henüz. Dave: Size bir iki sene içinde tekrar sorarım. Lehane: Bu tür şeylerin oluşu çok komik. Richard Price’la takılıyordum, ki o da yazar olma nedenimdir, özünde benim için bir idole en yakın olan şeydir. Bana dedi ki, “Bir sonraki kitabın neyle ilgili olacak?” Ben de şöyle dedim, “Gotik olacak.” O da dedi ki, “Vay canına, bu harika. Ben de bir hayalet hikayesi yazmayı düşünüyorum.” Ben de içimden düşündüm, Richard Price ve bir hayalet hikayesi yazmak…Kafanızın bir köşesinde her zaman bir şey oluyor. Sonra denemek istiyorsunuz. Benimki Zindan Adası’ydı ve yaptım. Dave: Şu ana kadar yedi kitap yazdınız. Yazarlar arasındaki yerinizi düşünürsek, gizemli kitaplar, polisiye ya da edebiyat dalında, size en yakın çalıştığını gördüğünüz kişi kim?Lehane: Çağdaşlarım arasında herhalde kendimi en çok George Pelecanos’a yakın hissediyorum. Bence ikimizin oldukça yakın arkadaş olması da hata değil. Hemen hemen aynı zamanlarda yazarlığa başladık ve benzer tavırlarımız var. Son iki yılda bu konuda çok şeyler yapıldı ama dürüst olmak gerekirse biz, ya da ben, polisiye romanların toplumsal romanların gittiği yere ulaştığına inanıyorum. Amerika’nın belden aşağısıyla ya da kimsenin bakmak istemediği ikinci Amerika’yla ilgili yazmak istiyorsanız, polisiye romanlara dönüyorsunuz. Gidilecek yer orası. Bu yüzden kesinlikle George derim. Biliyorsunuz bir şey ördek gibi yürüyor ve ördek gibi konuşuyorsa, o bir ördektir. “Sen bir süspans yazarısın” ya da “sen bir polisiye yazarısın” gibi şeylere pek takılmıyorum. Böyle bir derdim yok. Ama kişisel olarak, Zindan Adası beklentisi içinde yazmaya oturduğum zaman, şehir hayatı ve şehir hayatının gerçekleriyle ilgili yazıyorum diye düşünürüm. Ben olay örgüsü kurmakta berbatım, bu yüzden diğer her şeyi içine katmak için bir çeşit yapıya ihtiyacım oluyor. Bana bir polisiye roman verin çünkü kötü bir şey olmak zorunda. Ben bunu yapıyorum ve takip etmem gereken bir yapı, gevşek bir yapı oluşmuş oluyor. Sonra da bununla milyon tane farklı şekilde oynayabilirim. Kendimi şehir hayatı yazan bir romancı, ucuz roman ve edebi kurgunun bir piçi olarak görüyorum. Bir şekilde bütün bunlar beni yaratmak için harmanlanmış. Dave: Öğretmelik yapıyor musunuz hâlâ? Lehane: Yapıyorum. Bir şeyler öğretmeyi seviyorum. Dave: Söz ettiğiniz yazarları öğretiyor musunuz? Lehane: Ben yaratıcı yazma dersi veriyorum. O kadar fazla edebiyat dersim yok. Bir kere polisiye kurgu dersi vermiştim ve korkunçtu. Bir sürü kişinin bilmediği bir avuç kitap seçmişim. Daha doğrusu, polisiye roman okuyanların bildiği ama öğrencilerin hiçbir fikrinin olmadığı yazarlar, James Crumley mesela. Ama daha çok yaratıcı yazma dersi veriyorum ve insanlar dersime geldiğinde söylediğim şeylerden biri de şu, “Kim olduğumu biliyorsanız ve buraya bir macera-korku romanı ya da bir çok-satan nasıl yazılır diye öğrenmeye geliyorsanız, şimdi çıkın çünkü bunu öğretmiyorum. Bunun nasıl yapıldığını bilmiyorum. Ben dilin derinliği, karakterin derinliği, Aristo mantığı üzerine konuşacağım… Burada dikilip ‘şöyle yapın, böyle yapın’ demeyeceğim…”Ne zaman, nasıl çok-satan yazılır üzerine yazılmış bir kitap görsem şunu sormak istiyorum, “Neden ‘nasıl senaryo yazılır demiyorsunuz’?” Öğrencilerime daha ilk başta söylüyorum, eğer dilin derinliği diye bir şey yoksa, eğer yazınıza bir çeşit müzik katmazsanız, eğer bu masaya koyabileceğiniz bir şey değilse, o zaman lütfen gidip başka bir şey yapın çünkü edebiyatı diğer sanat dallarından ayıran tek şey bunlar. Hepsi bu. Elimizde kalanın hepsi bu. Hollywood, araba yarışlarında, patlamalarda ve acıklı sahnelerde bizi yenebilir. Elimizdeki tek şey dil ve karakter derinliği, öne sürmek yerine, size bir hayat yaşatabilme yeteneği.Ama ben öğretmeyi seviyorum. İki zayıf yanım var: modern edebiyat, özellikle savaş sonrası edebiyatı ve Shakespeare. Master yapabilmek için okumam gereken her şeyi okudum ama beni büyüleyen her zaman Amerikan ya da İngiliz savaş sonrası edebiyatı yazarları olmuştur. Bu yüzden bana ne okuyorum diye sorsanız, size onda dokuz modern bir yazar adı veririm: Cormac McCarthy, Martin Amis, Toni Morrison, Marguerite Duras. Dave: Son iki kitabınız da filme çekilecek. Gizemli Nehir çekildi bile. Bu film hakkında ne düşünüyorsunuz? Lehane: Dinamit gibi bir film olduğunu düşünüyorum ve ne olursa olsun, o filmde duyduğum her yazardan daha iyi bir muamele gördüm. Clint Eastwood başında beni işe soktu. Beni sürekli bilgilendirdi ve fikrimi aldı. Brian Helgeland romana şaşırtıcı biçimde sadık bir senaryo yazdı. Tüm zamanların en iyi oyuncu kadrosuna sahiplerdi. Tek isteyebileceğiniz kitabın ruhunu anlamaya çalışmaları ve size saygı göstermeleri, ben ikisini de aldım. Dave: Kitabın basılmasından kısa süre sonra öyküyü bir filmde görmek tuhaf bir şey olmalı. Artık sizin öykünüz olmaktan çıkıyor. Lehane: Hayır, artık benim öyküm değil. Onlar sizin satırlarınız ama değil. Sizin dünyanız ama gerçekte sizin değil. Onlar sizin karakterleriniz ama pek öyle sayılmazlar. Her şey yoruma bağlı. Bu iş kesinlikle bazı düzenlemeler gerektirdi ama bundan dolayı mutluyum.Dave: Kenzie ve Genaro dizisinden iki kitap çıkardınız, onlara geri döneceğinizi düşünüyor musunuz? Lehane: Eğer kapımı çalarlarsa, onları kollarım açık karşılarım çünkü ilk evimi onlar satın aldı. Bu doğru ve bu kitapların dünyaya yayılması ve tuhaf bir şekilde, beni aşmaları beni çok duygulandırdı. Benim asla başaramayacağım bir şekilde yayıldılar. Bu yüzden onları geri getirmek isterim, ama dediğim gibi, onlar benden istemeden, onlarla ilgili hiçbir şey yazmam. Onları başka bir olay örgüsünün içine sokmam. Ve sahneyi yüksekteyken terk etmeye de inanıyorum. Bence hangi dizi olursa olsun, öykü biter ve siz ipucunun nereden çıkacağını bilemezsiniz. Ama her dizi bir gün eskir. Kapımı çalmadılar. Onları görüyorum ve ne zaman görsem Karayip’te bir otel odasındalar ve bir nedenden ötürü telefon çalıyor. Bir tanesi, “Açma. Arayan o,” diyor. Çünkü onların suyunu çıkarıyorum, o karakterlerin yaşayan özelliklerini onlardan alıyorum -psikolojik olarak, fiziksel ve duygusal olarak. Bence eğer uzakta kalmak istiyorlarsa, kalmayı hak ediyorlar. Ama bir gün gerçekten kapıyı çalarlarsa, doğruca daktilomun başına geçeceğim çünkü bir kereliğine daha onlara geri dönmek isterim.Dave: Uzun süren bir dizinin etkisi konusunda haklısınız, sadece edebiyat için değil, en bariz örnek televizyon dizileri. İnsanlar bu dizilere bağlanıyor. Önemli bir süre boyunca o karakterlerle yaşıyorlar. Fakat bunun yanında sizin okuyucularınız yeni kitabı bekleyecek, sonra sizin üzerinde yıllarca, her gün çalıştığınız karakterleri birkaç günde okuyup tüketecekler. Lehane: Ayrıca, ben de televizyon dizilerinin iyi bir örnek olduğunu düşünüyorum. Acıklı televizyon dizileri için beş yıl kuralı koyuyorum: bana beşinci seneden sonra zirveden düşmeyen acıklı bir televizyon dizisi göstersin biri. Öyküleriniz bitiyor. O zaman ne yapıyorsunuz, karakterleri kişisel durumlara sokuyorsunuz. Beş kitap yazdım ve beşinci kitapta, karakterlerimden birinin, büyük olasılıkla şimdiye kadar yarattığım en büyük karakter Bubba Rogowski’nin beşinci kitapta biraz hoşlaşmaya başladığını fark ettim. Canım böyle yapmak istiyordu. İnsanların onu sevdiğini ve onun hakkında biraz daha fazla şey bilmek isteyeceğini biliyordum. Ona dönüp baktım ve sadece devam ettim, Tam da asla yapmam dediğim gibi oldu. Beşinci kitapta sadece birkaç ipucu veriyorum; tümüyle değil ama yine de var. Dizi filmlere karşı düşüncelerim karakterler için de geçerli. Son bir kereliğine gelmek istiyorlarsa ve eğer kitap da doğruysa, ben varım. Ama sadece uzak kalmak istiyorlarsa, buna da varım. Dave: Müzik, kitaplar ve televizyondan söz ettiniz. Son zamanlarda en çok ilginizi çeken şey ne? Bir film? Ya da herhangi bir şey? Lehane: En tuhaf şey. Herkes benim evde oturup Yedi filmini ya da onun gibi bir filmi tekrar tekrar seyrettiğimi düşünüyor ama benim en sevdiğim filmler genelde “dram” denen türdekiler. En sevdiğim sinema filmi Bull Durham. Yirmi beş kere falan izledim, bence gelmiş geçmiş en iyi senaryo. Bir de Breaking Away’i severim. Ve Paul Newman’ın Nobody’s Fool filmini. Hugh Grant’in Bir Erkek Hakkında filmini de sevmiştim. Ben daha çok, küçük… dramları seviyorum. Müzik mi? Şu Solomon Burke albümünü (Don’t Give Up On Me) gerçekten sevdim ama geçen sene en beğendiğim albüm Coldplay’in A Rush of Blood to the Head albümüydü. Televizyon konusunda da kayboldum. Artık beni heyecanlandıran hiçbir şey yok. En son ne zaman bir televizyon gösterisi izledim, hatırlamıyorum bile. Dave: Bu günlerde Boston nasıl? Lehane: Çok güzel.Dave: Motivasyonunuzu sağlayan şey ne? Lehane: Bir yazar için en yüksek amaç, bence çoğu da bunu itiraf edecektir ya da iyi olmak isteyenler edecektir, öldükten sonra da okunmak. Bu da akıldışı bir amaç çünkü bilemeyeceksiniz. Ölmüş olacaksınız. Ama sorun da bu: öldükten sonra da baskınızın çıkması. Bence en iyi kitaplarım sessiz ve derinden ilerleyecek. İki, üç, dört yıl sonra tekrar ele alınıp okunacaklar. Yazma nedenim bu. Duyabileceğiniz en büyük iltifat, “Kitabınızı yeniden okudum,” sözüdür. Yanınıza biri geliyor ve elindeki kitabın altı çizilmiş. Çünkü ben bir şey okurken bunu yaparım. Birdenbire bir satırı işaretlemem gerekir ki tekrar bulabileyim. Bu da, ödül, para ya da filmden daha iyi. Alıntı: www.powells.comRöportajı yapan: Dave WeichTarih: 28 Mayıs 2003Çeviren: Bige Turan

Banyo

Posted in Sinema on Temmuz 17, 2007 by huysuz

Evin en mahrem köşesi olan banyo, meraklı gözler tarafından izlenmeye başlanırsa neler olur? Ya da insanın en özel zamanlarının geçtiği bu mekandaki sırların ikinci bir kişi tarafından farkedilmesi nelere sebep olabilir?

Mustafa Altıoklar’ın son filmi ‘Banyo’, üç ayrı banyoda birbirleriyle ilişkileri, ihanetleri ve hesaplaşmaları çakışan üç ayrı çift arasındaki trajikomik, duygu ve ego savaşlarını mizahi bir yaklaşımla işliyor. Aynı isimli bir tiyatro oyunundan uyarlanan film, ilişkilerdeki çıkmazları, gel gitleri ve insanın en gizli hislerini yine onun kadar gizli kaldığı zannedilen bir mekandan taşarak sınırları aşıyor, erotizmle komediyi birleştirmeye çalışıyor.
‘Banyo’da üç ayrı çiftin yaşadıkları gözler önüne serilirken, kadın-erkek arasındaki anlaşılmaz savaşlar, ihanetlerin gizli kalmışlıkları, ses etmeden büyüyen bencillikler, erotizmle süslenmiş acılar başka bir pencereden, bir banyonun penceresinden çıkıp kameralara yansıyor


Yorucu büyük aşklar, karmaşık ilişkiler, bahanesiz ihanetler, psikolojik sadakatsizlikler, isimsiz ego savaşları, ölümcül güvensizlikler, erotik acılar, şehvetli ayrılıklar, seksi yıkımlar, tensel uçurumlar. Bir banyoda bunların hepsi yaşanabilir.Erotik-komedi filmi ‘Banyo’, kadın-erkek ilişkilerini bir banyonun kapı aralığından gözetleyerek ilişkiler ve ihanetler üzerindeki mahremiyetler buğusuna mizahi bir sünger çekiyor.Altıoklar’ın Gül Abuz Semerci’nin aynı adlı tiyatro oyunundan sinemaya uyarladığı ‘Banyo’nun başrollerinde Selçuk Yöntem, Demet Evgar, Janset Paçal, Burak Sergen, Sermiyan Midyat, Seray Sever ve Arda Kural kamera karşısına geçmiş. Filmin KünyesiYönetmen: Mustafa AltıoklarÖykü: Gül Abuz Semerci Senaryo: Mustafa AltıoklarGörüntü Yönetmeni: Mirsad HeroviçKurgu: Gürol Filiz, Erhan Acar Jr.Müzik: Gökhan KırdarYapımcılar: Mehmet Altıoklar, Şahin Alparslan, Emine AltıoklarTür: Erotik Komedi Yapım: 2005, TürkiyeSüre: 90 dak.Dağıtımcı: UIPOyuncular:Selçuk Yöntem, Seray Sever, Demet Evgar, Janset Paçal, Burak Sergen, Sermiyan Midyat, Arda KuralWeb Sitesi: http://www.banyofilm.com

Karanlıklar Çaldı Kapımı…

Posted in Edebiyat on Temmuz 8, 2007 by huysuz

Mum ışığında gölgeler çarpıyor duvara,duvarda değil içimde delikler açıyor.Deliklerden soğuk sıvılar damlıyor zemine ve herdamlada beynimde yer eden ıslak sesler oluşturuyor…Beynim odanın sessizliğinden, gölgelerin çığlığından uyuşmuş karanlık köşemde yanlız oturuyorum…. Gözyaşlarımın sessiz isyanları ile ıslanıyor göz kapaklarım ve herdamlada birazdaha ağırlaşıyor yaşamak.Saatin tiktak larımı daha çok yoksa kendimdenmi nefret ediyorum!!Düşünmüyorum, düşünmek istemiyorum artık, yanlızlığın getirdiği çaresizlikten, kendimle konuşmaktan, kendi sesimden, düşlerimden korkuyorum…. Saatin tiktakları kulak kesiliyor birden evet çıt yok karanlık odamda sadece kalbimin düzensiz gümbürtüleri ve kapınn önüne doğtu gelen ayak sesleri, Hayır, Hayır yine yalan söyledim , kendime bile yalanlardan bir dünya kurup kendim ve kendim tekrar kendime yalan söylüyorum..Acaba..Yalan dilmiydi kapınan önünegelen ve duran ayak sesleri?Bilmem, emin değilim, kalkıp baksammı? Yo hayır açılan yaralarımdan daha fazla yaşam akıp gitmesin otur yerine!..Peki ya ‘O’ geldiyse ve kapıda beni bekliyorsa, elinde bir mendil göz yaşlarımı silmek için can atıyorsa…..Kendini kandırma gelmiyecek bırakıp gitti artık seni.Sus, Sus, Sus artık sus gitmesinin sebebide sensin zaten hep bu yalanların, mızmızlanmaların, korkuların yüzünden kapadı kapıları…… …… Karanlık odada yanlızlıktan bunalmış gölgelerden korkarak geçirdiğim her dakikada düşlerimle konuşmaya başladım.Acaba gerçekten kapıda birileri varmı yoksa yine kendi yalanlarım kendimemi gülüyor? Güç kalmamış ayaklarımın üstüne kalktığımda hücüm eden kanların etkisiyle binlerce karıncayla boğuşarak yürüdüm kapıya…Tüm umutsuzluğumla, korkularımla, beklentilerim ve hazlarımla uzandım kapı koluna.Kendi yalanlarımı umutlarımla öldürerek açtım kapıyı…Ve karşımda derin gölgelerin arasında bir kıpırtı bekledim.Ama yoktu, YOKTUN..Yine karanlıklar arasındaki yanlız kendime döndüm.. Mum ışığındaki odamda herşey değişmişti artık….. Anladımki artık kapımı benden başka çalan, açan olmayacak anladımki artık ben yanlızım, gölgeler ve ben, gözyaşları ve ben, karanlık ve ben, yanlız ben………..

İçimden dışarı atmak istediğim korkularım var.

Posted in Edebiyat on Temmuz 8, 2007 by huysuz

İçimden dışarı atmak istediğim korkularım var. O kadar karanlık bir gün ki bugün, yağmur o kadar soğuk ki,içim ıslanıyor İçimde öyle bir acı var ki yüzüm gülmüyor. Anlatamıyorum; anlatmak istiyorum gidiyor bir tükenmezkalem alıyorum, her adımda ben tükeniyorum. Alıyorum kalemimi yazıyorum, tükettiklerimi yazıyor, yazıyor, yazıyorum..Yine anlatamıyorum. Hayatta hep kazandıklarımızla anılırız. Tükettiklerimizi; içimizde bir volkan patlaması gibi, alevden sonra kalan küller gibi havada asılı kalan sesler gibi kaybolmadan anı olarak taşıyoruz, her geçen gün yenisini ekleyerek ağırlaştırıyoruz, sonunda dizlerimizde güç kalmayınca uzanıyoruz toprağa. O kadar ağırlığı toprak bile taşıyamadan alıyor içine bizi ve o an bile kazandıklarımızla anılmaya devam ediyoruz.. Ve ben; bağırmak istiyorum… toprak boğuyor sesimi ama ne olur siz duyun beni. Gözlerinizi kapatın biran, tükettiklerinizi düşünürken neler kaybettiğinize bakın. İnsanların hakkınızda söylediği başarılarınızı düşünün yada siktir edin her şeyi aşkınızı düşünün; Saf, temiz, nefretsiz, bitmeyecek aşkınızı. Yakalamayı başardığınız en büyük güzellik budur.Bunun ödülü sıcak bir eldir en zor anınızda, bunun ödülü paylaşmaktır mutluluğu, bunun ödülü o toprağa yalnız girmemektir! Anlıyorum sonunda anlatamadıklarımı; Hava karanlık değildi içim karanlıktı benim, soğuk olan kalbimdi ve tükettiğim tek şey kendim idim. Azar azar toprağa yakınlaşıyordum ta ki içimi ısıtan, beni ben yapan kara toprakta bile yanımda olacak olan eli tutana kadar.

Ölüm korkusu heyecanlandırır beni….

Posted in Edebiyat on Temmuz 8, 2007 by huysuz

Ölüm korkusu heyecanlandırır beni, ölümü hissetmek üşütür; hissediyor musunuz? Havada ölüm kokusu var, kan tadı var! Nasıl olurda böyle güneşli bir gün bu kadar soğuk olur? Durmak bilmeden çalan telefonum var ve şimdi her an ya çalmayacak yada acı içinde çalacak korkusu var içimde! Bugün karamsar, ben değilim; vücudumdaki titreme, sebepsiz susmalarım, her kelimeyle ağlayacakmış gibi olmam sadece bugünün hatası. Yaprakların yeşilleri parlamıyor, güller gülmüyor bugün, bugün bir cenaze var! Kahvemden aldığım her yudumda,sigaramdaki her nefesimde hissediyorum sokaklar her zamankinden kalabalık fakat inanılamayacak kadar sessiz! Kahvem acı geliyor bugün, sigaramın dumanı inadına gözüme giriyor, anlamsız bir korku kımıldayamayacak kadar bitkin hissediyorum. Korkunun getirdiği adrenalin nerede? Bugün bütün güzellikleri saklamak için yapılmış; heyecan yok, renklerde canlılık yok, sokaklarda yaşam belirtisi yok! Göremiyorum ama biliyorum; birileri öldü, ölüyor, ölecek.Yaşam devam ediyor, edecek, öldük, öleceğiz!Çalan müziği duyuyor musun? Bu kadar titrek olmamıştı hiç vokal ve gitar hiç ağlamamıştı bu kadar. Kimin için bu ağıt, kimler için? Bugün yazı yazmak istemiyorum, konuşmak istemiyorum, zaten konuşamıyorum, nefes alamıyorum ki. Kalbim atmıyor sanki, eklemlerim ağrıyor, vücudum bana itaat etmiyor, botlarım ağır geliyor adım atamıyorum, bugün canım acıyor, en çok canımı acıtansa yaşam belirtisini hissedememek! Yalnızım sanki dünyada! Herkes tiyatroda ve oyuncu yalnız benim, yapayalnız ben! Orada olduklarını biliyorum, izliyorlar beni biliyorum ama hiç birini göremiyorum; Kilitlendim, kımıldayamıyorum, üşüyorum, sadece ağlayabiliyorum, konuşmak, bunları anlatmak istiyorum; kimse cevap vermiyor.Her kelimem havada asılı kalıyor! Görüyorum kelimeleri havada dönüp duruyor anlamsız cümleler oluşturuyor, panikliyorum bağırmaya çalışıyorum ‘Kaçın! Kurtulun! diyorum ama kime, gerçekten orada kimse var mı? Dinleyen, gören var mı? Yoksa, yoksa gerçekten hepsi birer ceset mi? Güneş niye aydınlatmıyor bugün? Görmeliyim, bilmeliyim hissettiğim ölüm gerçek mi, yoksa paranoyak bir insanın, kendi içindeki yaşamına mı bakıyorum şuan? Hayır biliyorum; bir ölü var baktığım her yerde görebiliyorum, renkler, kokular hepsi buna işaret ediyor; siz de hissedebiliyor musunuz? Orada mısınız? Niye konuşmuyorsunuz?